KİtaP-FilM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİtaP-FilM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çölde Çay

Bilirsin günlük, okuduğum kitaba ve izlediğim filme hep sadık kalırım. Aynı anda iki kitabı birden idare etmem, izlediğimi yarım bırakıp başka filme geçmem!
 Niyeyse :)
Severek okuduğum kitap yanımda yok iken, ve de çok okuyasımın geldiği bir an, şeytana uydum, başka kitaba elim uzanıverdi. Öylesine, çok düşünmedim üzerine, okumaya başladım sadece. Filmini seyredeli çok olmuştu, sadece aklımda birkaç kare kalmış. Kitabı da eski bir basım, yaklaşık yirmi senelik ama, hemen içine daldım, çabucak bitirdim, beğendim, bir de filmini tekrar seyrettim üstüne. Filmde, aklımda kaldığını sandığım sahneleri bulamadım, başka bir çöl filmiyle karışmış belki, fazlaca iddialı olmayan belleğimin tozlu odalarında. Bu güzel üç gün boyunca genel hissiyatım, bu tip maceraperest insanlara duyduğum kıskançlığın da etkisiyle, ' ne işiniz vardı çöllerde, evinizde demleyip içseydiniz çayınızı, bunlar da başınıza gelmezdi işte, peeehh!!!' şeklindeydi. Bir de hep aklıma Teoman geldi, bayağı özdeşleşmiş 'Çölde Çay' ile.  İki de, kafamda alternatif çay reklamı fikirleri belirdi;
- en cüzel çay çölde çay!
- onlar çay, bu çölde çay! vs.


Bu arada atlamak istemediğim nokta, kitabın hoş bir derinliği, kendine özgü bir felsefesi var. Durup düşündüğüm satırlar, paragraflar çokçaydı. Filmi için aynı şeyi söyleyemiyorum, -Bertolucci ustaya rağmen- çok yüzeysel kalmııış, bencileyin.

Devamını Oku »

'OD' BİR YUNUS ROMANI...



OD, BİR YUNUS ROMANI, gerçekten uzun zamandır, okuduğum romanların en güzeliydi. Uzun zamana yayarak, sindirerek okudum. Aslında çok bahsedildi bir çok blog yazdı ama, ne hoş kitap olduğunu bir kere de ben söylemek istedim...

ANADOLU deyince kafamda yeşil ovalar, bereketli tarlalar, çiçekli dağlar şeklinde bir resim canlanır, tarih boyu böyle olduğunu düşünürdüm ama Yunus Emrenin hayatının neredeyse tamamı, çile doldurmakla geçmiş. Anadolu'da, yeni kurulmaya çalışan beyliklerin kendi aralarındaki mücadele, haydutların, haramilerin, çekikgözün, insanları kılıçtan geçirip, köyleri yağmaladığı, dehşet saçtığı yıllar, insanların hiçbir hakka, hukuka sahip olmadığı, kimsenin korkudan tarlasını bile ekemediği, yağma, zorbalık, açlık dolu bir Anadolu var. İnsanlar gerçekten korkunç bir açlıkla savaşıyor. Yunus ta bütün bunlarla mücadele ederken, babadan oğula miras gibi geçen bir hikayenin tekrarını yaşıyor, babasını arayarak, oğlunu arayarak, uzun uzun yürüyerek ve hep insana olana yakışanı düşünerek, şiirde teselliyi yakalayarak, vazgeçmeden devam ediyor yoluna...

OD, ODUN kelimesinin kökü, ATEŞ, AŞK ATEŞİ demekmiş. Anadolu üniversitesinin girişinde bir Yunus Emre heykeli vardır, sırtında odun taşırken tasvir edilmiş bir heykel. Altında,
-BU DERGAHA EĞRİ ODUN BİLE GİREMEZ. yazar. Okula girip çıkarken, mutlaka birisi durumla ilgili bir espri yapardı ama hiç merak etmedim, araştırmadım, hikayesini, Kitaptan öğrendim;
Yunus Emre Tapduk Emre’nin dergâhına yıllarca dağdan kalem gibi odunlar taşıdı. Tapduk Emre sormadan edemedi:
 -“Ormanda eğri odun tükendi mi? Yunus:
—Tükenmedi şeyhim dedi:
Tapduk Emre:
—Ama sen hep düzgün odun getiriyorsun. Nasıl oluyor bu? diye sordu.
Yunus:
—Seçiyorum şeyhim! Bu dergâha odunun eğrisi bile yakışmaz.” dedi.



Yunus Emre'nin güzel şiirleri, nerede ne zaman ağzından döküldü, nasıl söylendi, nasıl kayda geçti, feysbuk iletilerine nasıl dönüştü :))) Yunusun hayatıyla birlikte ve yaşadığı dönemin güzel, duru Türkçesiyle anlatıyor roman.
İsteyene mesaj;
Hala aynı demogojileri izlemekten bıkmadıysanız, bir kaç diziden feragat edip romanı okumanızı şiddetle öneririm, yaşanan gerçek acılar fazlasıyla tatmin eder, inanın pişman olmazsınız...

"MAL SAHiBi MÜLK SAHiBi
HANi BUNUN iLK SAHiBi
MAL DA YALAN MÜLK DE YALAN
VAR BiRAZ DA SEN OYALAN."

Bir kez gönül yiktin ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmis iki millet dahi
elin yüzün yumaz değil

iLiM iLiM BiLMEKTiR
iLiM KENDiN BiLMEKTiR
SEN KENDiNi BiLMESSiN
BU NiCE OKUMAKTiR

Ben ağlarım yane yane 
Aşk boyadı beni kane 
Ne akılem ne divane 
Gel gör beni aşk neyledi 
Derde giriftar eyledi 

Gah eserim yeller gibi 
Gah tozarım yollar gib 
Gah akarım seller gibi 
Gel gör ben aşk neyledi 
Derde giriftar eyledi 

Aşkın aldı benden beni 

Bana seni gerek seni 
Ben yanarım dün ü günü 
Bana seni gerek seni


Bu dünyadan gider olduk 
Kalanlara selam olsun 
Bizim için hayır dua 
Kılanlara selam olsun 

Sela verin kastımıza 
Gider olduk dostumuza 
Namaz için üstümüze 
Duranlara selam olsun 

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler


Devamını Oku »

Gizli Anların Yolcusu

Ayşe Kulin'in çok şanslı olduğunu düşünmüşümdür hep, önce yazar olduğu için, sonra ailesi ve yakın çevresi anlatmakla bitmeyen hikayelerle dolu olduğu için. Zaten son dört romanında da (veda- hayat- umut- hüzün) dedelerinin göçlerinden başlayıp kendi hayatıyla tamamladığı bir seri şeklinde. Roman dili sade ve akıcıdır ama altı çizilesi bir cümlesine de rastlamadım bu güne kadar. Yine de her çıkan romanını hemen okurum, Gizli anların yolcusunu da hızla okuduk evdekilerle. Annem 'çok güzel, hemen bitti' dedi. Aylin, 'eee güzelll' dedi, terredütlü bir ifadeyle, en son bana düştü kitap, ben nefret ettim tam anlamıyla. En son 'kayıp gül' böyle bir tiksinti uyandırmıştı, oradan buradan kolaj hali ve yüzeyselliğiyle.

Bazı kitaplarda ve filmlerde, karakterlerin gerçekliğini sorgulamazsınız, bunu düşündürmez çünkü, bazısında da herşey fotoşoplu fotoğraf gibidir, bazen fazla güzel, şık, donanımlı, zengin türk dizisi tipleri gözüme batar benim, bazen de fazla neşeli, fazla düzgün dialoglar, yapaylıktan kustutur. Gizli anların yolcusu (GAY) , bu sunilikte.

-----------ağır spoiler var------- dikkat-----

Kitabın kahramanı! olan zat bir yayın evinin patronu, bu vesileyle, Ayşe Kulin, karakterleri konuşturarak sektöre giydirebilme fırsatı yaratmış kendine. Adam, karısıyla sorun yaşıyor, alkolün etkisiyle, ortağı hanımla birlikte oluyor ( buraya kadar itirazım yok), uzun bir ilişki başlıyor. Yine alkolün etkisiyle başka bir gece, yayın evinde çalışan oğlu yaşındaki genç bir erkekle birlikte oluyor (itirazım var, hakim bey), hop gay oluyor, hatta aşık oluyor uzun bir ilişkiye daha başlıyor. Zat-ı muhteremin yurtdışındaki kızı dönüyor, hop o da aynı gay çocuğa aşık olmuyor mu!!! İşte insan ilişkilerinde çığır açan, yeni bir boyut kazandıran ilişkiler yumağı bu.

--Anne-kız aynı erkeğe aşık-- durumu çok işlendi diye sanıyorum bu defa --baba-kız aynı erkeğe aşık-- olsun istemiş Ayşe Hanım... Üstelik bütün bunların adı yazara göre AŞK.

--------- bitti devam et-------------

Anlatımına da değinmeden geçemeyeceğim, sinirim geçmedi çünkü, farklı eğilimleri olmayan bir adam koca bir roman içinde bir paragrafla eşcinsel oluveriyor, ışık hızıyla duyguları değişiyor, bununla ilgili bir rahatsızlık belirtisi yok, kızının dahil olduğu bir ilişki üçgeninde olduğu halde bununla da ilgili bir rahatsızlık belirtisi yok. Yahu insan hiç mi sorgulamaz bunları? Kendini suçlamaz mı mesela?

Bir aceleci geçişler, çabuk çabuk atlanan durumlar, lise Türkçesiyle hızla bitirmiş Ayşe Hanım acaba diyorum nakit sıkıntısımı hasıl oldu? Kart ödemesi mi yaklaştı? Yoksa bu güzide açılımı okurla bir an önce paylaşmak için çok sabırsızlandı da bir gecede mi yazımı verdi romanı?

Son noktayı da romanın kendi içindeki çelişkilerle koymak istiyorum, anlatımdaki ;böyle kazalar hepimizin başına gelebilir, kınama ey okur!; tavrı, bunu kaza olarak gören diğer tavırla birbirini çürütüyor kitap bitene kadar, eşcinsel insanları anlatmak gibi bir derdi olduğuna da inanmıyorum, dediğim gibi her şey o kadar yüzeysel ki...

O yok bu yok, hiç sevmedim ben, merak eden okusun, çabuk bitiyor...

Devamını Oku »

Kafesten Bir Kuş Uçtu




Hafta sonu, İzmit'e Kafesten Bir Kuş Uçtu'yu seyretmeye gittik. Kocam pek istemedi aslında, karnım iyice burnuma yaklaştığı için, araba kullanmama pek taraftar değil ev ahalisi. Hatta 'anneni arıycam, göndermesin seni' diye tehdit etti beni ama oyunu çok görmek istiyordum uzun zamandır, resmen bir aş erme durumuna döndü artık. 'Sadece oturuyorum, araba kullanırken, rahatsız olmuyorum' diye bir savunma geliştirdim ki aslında endişelerin yörüngesinin, 'kaza fln olur, gelip çarpan olur, son hafta bir terslik olmasın' şeklinde olduğunun da farkındayım, üstüme alınmıyorum... Oyun çok güzeldi, 'Guguk Kuşu' nun çok başarılı bir versiyonuydu, bütün oyunculara tekrar hayran olduk, Kocaeli şehir tiyatrolarının kötü oyununu izlemedim zaten. Kapanışı da güzel bir oyunla yapmış oldum...


Geçen ay Duruş ta tiyatro sezonunu açtı. Elifnazla ikisini tiyatroya götüreceğime söz verdim. Sabah yine nazlandı Duruş kalkarken, tiyatro günü olduğunu söyleyince, açıldı gözleri, her sabahkinden daha fazla 'onu giymem, öbür eteğimi giydir, beyaz çorabımı istiyorum' krizi yaşadık, sonunda uzlaştık, gidebildik okula. öğlende almaya gittiğimde Elifnazla ikisi öyle çok kikirdediler ki, çok mutlu ve enerjik bir halde okulun bahçesine fırlayıp koşturmaya başladılar. Öğretmenlerle birlikte, kızlar koşmayın, yavaş derken, iki tane bowling labutu gibi arka arkaya devrildiler, ıslak çamurlu bahçede. Duruş bi yandan da ' elma da gitti! diyordu, ellerine son anda öğretmenlerinin tutuşturduğu elmaların ardından... Hızla içeri aldık, yedek eşofmanları giydirdik, tiyatroya da eşofmanlarla gitti bizim süslüler... Oyundan çok zevk almadılar, aynı gün okulları da oyuna getirmişler, çok gürültülü bir ortam vardı ama, birlikte olmak hoşlarına gitti sanıyorum, yine sürekli kikirdediler...
Cumartesilerimiz yine tiyatroya ayrıldı, anneanneyle her hafta sonu gidiyorlar ve ikisi de çok seviyor. Evinize yakın bir kültür merkezi varsa, zaman ayırmaya çalışın çocuklar için güzel bir kış aktivitesi oluyor çünkü...



Devamını Oku »

İNTO THE WİLD (olmaz olsun böyle evlat)


Dün istirahatteydim, evde, vakit var, çocuk okulda, film izliyim dedim, demez olaydım, daha çok hasta etti beni bu film. Amerikalı ergen, sen fonda biriken eğitim paranı bağışla, cebindeki parayı yak, düş yollara. Neymiş, ailesinde sorunlar varmış, neymiş efendim, para çokmuş ta huzur yokmuş, Alaskaya gidecekmiş, doğada yaşayacakmış, babababbbbaaa baaaaa!!! Gene sinirlendim, sonunu da yazıcam bu gazla şimdi... Yani çocuk farklı, tamam, istemiyor, kariyerini de, sistemini de... İyi de bu aile, kardeş, ne oldu şimdi? Sen niye önlemini almıyosun maceralara atılırken? Wallahi çok kızdım. Ama seyredilmeli yine de, Sean Pean çekmiş bi kere, based on the true story, ikiii, çok etkiliyor kabul etmek lazım üüüççççç.....

Kardeş arkadaş katılımlı bloğumuza da bekleriz, dööörrrttt...
http://seyreyledik.blogspot.com/

Devamını Oku »

İki İzmir...

İzmir hakkında yazılmış iki kitabı arka arkaya alıp okumam tesadüf eseri oldu, çok ta iyi oldu, bir Türk ve bir Rum yazarın neredeyse aynı dönemlere denk gelen İzmir yorumlarını karşılaştırma fırsatı verdi bana bu tesadüf. Boşuna mı 'edebiyat tesadüfleri sever!' buyurmuş atalarımız...

Rodos'tan Karşıyaka'ya, Nuran'ın Rodosta başlayıp İzmirde sona eren hayatından uzun bir kesit. Rodosta geçen yıllar, çoğumuzun hayali gibi, tertemiz, bereketli, deniz, doğa, insanlar... Dert yok tasa yok, herkes mutlu, birbirini seviyor. Sonra 2. dünya savaşı ve İtalyan işgali başlıyor ve inanılmaz bir açlık, insanların ölmemek için doğada kalan son yiyecek olan salyangoz ve kurbağaları toplarken birbiriyle yarıştığı günler, gökyüzünde kuş bile kalmamış, cennet gibiyken yaşanmaz hale gelmiş adayı terkedip kaçmak zorunda kalan, Marmaris'ten Türkiye'ye geçiş yapan, İzmir'e yerleşen, yine yokluklarla mücadele ederek, üç çocuğuna yüksek tahsil yaptırma hayalini gerçekleştiren bir ailenin hikayesi...
Çok yalın anlatımıyla, yokluk yıllarında bile İzmirin güzelliklerini, Karşıyaka'nın hayranlık uyandıran komşuluk ilişkilerini, çocukların huzurlu, özgür hallerini, benim gibi bir apartman çocuğunun anlayamayacağı, kimi zaman da okurken sıkılacağı kadar ayrıntılı anlatmış yazarları, neler kaçırdığımızı görelim diye belki...

İzmir büyücüleri tamamen farklı bir eksende. Kapadokyada başlıyor, rum anne ve kızı Katina, İzmir'e göç etmek zorunda kalıyor, burada tanıştıkları, büyü yeteneği ve öngörüleri çok gelişmiş, bu tür yetenekleri olanların 'annesi' Attarti anayla birlikte hayatlarını şekillendiriyorlar. Katina çirkin bir kadın ama hayatı boyunca 5 çok zengin adamla evleniyor, tabi büyülerinin yardımıyla. İzmirin huzurlu ve savaşın yıprattığı yıllarını yaşıyor, hep istediğini elde etsede son dönemlerinde biraz huzursuz, Yunanistan'a dönüş yapıyor Katina. Çok sürükleyici , hiç oyalanmadan konudan konuya geçiyor, bazen kopuk bile geliyor, çevirideki hatalar da dikkatten kaçacak gibi değil, sıkmıyor konusu, ama kitabın içinde, büyü vs. tarifi yok, hayal kıırıklığına uğratmasın okuyanı.

İki kitabı karşılaştırırsak, İzmir büyücülerinde yer yer açık biçimde İzmir'de yaşarken Türkleri beğenmeyip, neredeyse rahatsız olan azınlıklar, Türklerle ilgili hakarete varan kötü tasfirler var. Yaşadıkları yerlerin pis olduğunu, Türk kadınlarının çirkinliği betimleyen, hep çarşafların peçelerin içinde olduklarını, evlerde perdelerin arkasından bütün gün sokakları gözetlemekten başka birşey bilmediklerini anlatan bölümler tabiki okurken insanı incitiyor. Rum ve Ermenilerin ince zevkleri, estetik tutkuları, zenginlikleri, güzel, bakımlı rum kadınları da ayrıntılı olarak sık sık hatırlatılıyor. Okurken rahatsız olsam da bu güne kadar gördüğüm bütün adalarda terkedilmiş bile olsa, Rum köylerinin çok daha düzenli, sağlam, boyalı evleri, çiçekli bahçeleri ve özenli yaşam alanlarıyla, Türk köylerinden daha hoş göründüğünü hatırlıyorum.
Sonra savaşta ya da barışta, ezilen yokluk çeken, hep azınlıklardan daha çok çalışıp daha az kazanan ve onlara tanınan imtiyazlara sahip olamayan, 'kendi yurdunda sürgün' insanımızın bu kadar mücadele arasında estetik kaygılara fırsat bulamıyor olmasını anlayabiliyor ve fikrimi yine değiştiriyorum,
Son olarak ta Türk yazarın 'bütün azınlıklar ve Türkler, barış içinde, mutlu yaşardı' yaklaşımının, Rum yazarın 'türk mahallelerinden geçmeye bile korkardık, pis ve tehlikeliydi' şeklindeki anlatımının yanında , iyi niyetli ve zarif durduğunu, bunun da iki kültür arasındaki farkı ortaya koyduğunu düşünmek istiyorum...

Devamını Oku »

Sizin için seçtiklerim, kendimi feda ettiklerim...


Hani bir 'sofinin dünyası' dönemi vardı, benim lise son zamanlarımda başlamıştı. İnsanlar toplu taşıma araçlarında kapağı dışa dönük olarak taşımayı severdi bu kitabı. Bana göre jostein gaarder'ın en iyisi 'sirk müdürünün kızı' Portakal Kız' ı da onun kadar güzeldir umuduyla istemiştim, o kadar değil ama güzel. Hastalığını ve öleceğini bilen doktor baba, oğluna yetişkin olduğunda eline geçecek bir mektup bırakıyor ve bir soru soruyor;
"eğer sana seçme şansı verseler kısacık hayatın ardından öleceğini bile bile yaşamayı kabul eder miydin?"
işte böyle...

Bu iki film benim gerilime olan kaybolmuş inancımı geri getirdi. Ya da ben çok ara vermiştim, tatlı geldi. Bilhassa the resident baya bayaaa ürküttü beni. J.Bardeme benzeyen psikopatta gayet psikopattı yani...

Devamını Oku »

Anadolunun Kayıp Şarkıları



NEZİH Ünen çok güzel bir belgesel hazırlamış. Bayıldım ben. Şarkılar dönüyor sürekli kafamda, anlatanlar da öyle. Bu videoda karadenizli teyzelerin söylediği bir türkü var, sonuna kadar izleyin çok neşeli...

Devamını Oku »

İyi Seyirler...


Evdeki film stoğunun dibi göründüğünden beri afişine bakarak kenara itelediğim filmlere tekrar göz atmak durumunda kalıyorum. Pek de özgün filmler varmış, pas geçtiğim. Mesela 'Beni asla bırakma'. Bir yatılı okulda özel olduğuna inandırılan, sürekli vücutlarına dikkat etmeleri hatırlatılan çocuklar var. Çocuklar uydurma hikayelerle korkutulmuş, bahçenin dışındaki ormandan çok korkarak yetiştiriliyorlar. Biraz 'The Village-The ısland' durumu. Sanatta çok yetenekli oldukları söyleniyor hep. Ama aslında çocuklar, klon ve yetişkin olduklarında üçlü organ bağışını tamamlayıp ölüyorlar. Sipariş üzerine klonlanmış uucubeler olarak görülüyorlar, zaten bizim üç kahramanımız da kaderlerini değiştiremiyor. Gerçekten de güzel bir konu yakalayamayalı (üff ne kelime ama) uzun zaman olmuştu. Kitabı daha da güzel diyorlar.

5 vakit'i izlediğimden beri, Reha Erdem takibindeyim. Bu ikisini de çok beğendim. Kosmos'un en nitelikli Türk filmi olduğunu düşünüyorum. Sahne, özgün senaryo, masalsı anlatım, ve ne kadar uzmanı olmadığım değerlendirme varsa hakkını verdiğini düşünüyorum. Kosmosla neptünün vahşi iletişimi çok etkileyiciydi. Çok beğendim...

Devamını Oku »

Duruş kitap Top10

Çeyiz işleri bizim nesilde yaprak dökümünü yaşadı sanıyorum. Annemin bana,
-Elalem, kız büyümüş, anası uyumuş demesin!
düşüncesiyle yaptırdığı dantelleri evime getirmek istememiş ve bu yüzden bir hafta küs kalmıştık. Genede getirmemiştim. Aylin'e hediyem olsun :) Aslında bir tarafım, gelenek görenek, hatıra diyor, bir tarafım da ne işe yarıyor ki, bunlara ayırılan zaman farklı değerlendirilmeli diye artislik yapıyor.

Bizim kızların çeyizi de kitap ve keçe olucak galiba blogcu anneler. Annem kendi göznurunu, emeğini, yüreğini katmış, fotoğraflarımı çekmiş, hatıralarını yazmış, benim için blog tutmuş diye düşünür belki:)
Neyse efendim, kitap tavsiyesinde bulunalım dedik, Duruşla kitaplarını düzeltirken bir top10 listesi yaptık. Yere serdiğimiz kitapları en sevdiğinden başlayarak topladı.

1. Birinciliği Koyun Resul'e verdi. Bende seviyorum bu hikayeyi, sonunda hazine olarak bir fotoğraf makinesi bulup, aile albümü yaptığı ve gerçek hazinenin bu olduğunu düşündüğü için.


2.
İkinciliği benim de favorim olan 'El bebek gül bebek' aldı. Duruş bu kitabı çok güzel okuyor. Resimlerini ezberlemiş. Biraz da hayal gücü katarak okuyor, beni de mest ediyor. Ayrıca annesinin küçük Metin'i korumak için pamuklara sarması fikrine bayılıyorum, hayalimiz hep bu değilmi?

3. Bu kitaba da ayrı bir ilgimiz var. Belki de yaratıcı konusu ve içinde tekerlemeye dönüşen tekrarları yüzünden. Duru ben okurken heycanlanıp
-bir mağara adamının, et yemesi gerekkkk!!! bir dilim mamutlu bööörekkk!!! diye tekrarlıyor.

4.Tübitak çocuk yayınları benim gönlümün birincisi. Çocuk kitaplarının çiçek böcek masallarıyla sınırlı kalması bana haksızlık gibi geliyor. En fazla ikinci tekrardan sonra, rüzgar enerjisini de öğreniyor, rüzgarın faydalarını da. Son cümlesini çok seviyorum:
Durmak bilmez rüzgarın esmekten yorulup yorulmadığını merak ediyor olabilirsiniz. Rüzgar sizin bulunduğunuz yerde dinse de; bir yerlerde esmeye devam ediyordur...

5.Kırmızı elmanın, resimleri, cildi çok güzel ama bence içi boş bir kitap. Minicik bir hikayesi var. ama Duruş seviyor.

6.Cemileyle tanışmamız fazla incelemeden aldığımız bu kitapla başladı. Anne babası ayrılan bir çocukla ilgili. Boşanma durumunu da çocukları üzmeden güzel anlatmış. Sevdik. Cemile boyama kitapları da çok kaliteli. Resimlerin yanında kısa bir hikayesi de olduğu için daha sevimli. Duruş özel ilgi göstererek boyadı.

7.İş bankası yayınları da özenli. Çocuk algılarına hitap eden bir konusu var. Ama el yazısıyla hazırlanmış. Okul öncesi el yazısını da görsün tanışsın amacıyla alınabilir.

8.Güzel kitap. Çevre bilinci aşılamak istiyorsanız, ki benim için önemli, okunmalı bence. Resimleri de çok başarılı.

9.Yavru ahtapot olmak çok zor, konusu yaratıcı, güzel akan bir kitap. Resimleri harika. Duru benim kadar ilgi göstermedi:)

10.Doktorda kitabını, Duruşun doktor fobisini yenmesine yardımı olur diye tercih etmiştim, bu konuda bize bir faydası dokunmadı ama Duruş hikayeyi ve aileyi çok sevdi. İki sene olmasına rağmen, yine de listeye girdi, hala ara sıra okumamızı istiyor.

Bir de çocuk masalları CDmiz var. Doğrusu, Duruş birkaç aylıkken müzük cdileriyle birlikte, bir de masal cd.si olsun düşüncesiyle almıştım, ama masalcı teyzenin ses tonu ve anlatış tarzı bana çok itici gelmişti, hiç dinlemedik. Kulağına böyle yayılarak kullanılmış bir Türkçe yerleşmesini istemedim o zaman. birkaç aydır Duruda bu cd takıntı oldu, hatta onun sayesinde odasında vakit geçirmeye başladı. Affet beni masalcı teyze:) Bütün cd yi ezberlemiş, dinlerken mır mır tekrar ediyor. Yinede söylemeden edemeyeceğim, sonlara doğru nasrettin hocayla ilgili fıkralar var ve içeriği pek çocuklara göre değil. Çocukların şu an öğrenmesinin doğru olmadığını düşündüğüm kelimeler kullanılmış. Nasrettin hocayla ilgili hoş olmayan bir imaj da çiziyor, ama seslendirmesi başarılı, bizden bu kadarrrrrr:)))))

Devamını Oku »

AB Rh+ Genel İzleyici...


Ajan Saltta abartı aksiyondan başka bir şey bulamadım, beklemiyordum da ama turist için meraklanmıştım, sinemada seyretmek için birkaç girişimim de oldu ama başka şeyler çıktı, gidemedim -iyi ki- gidememişim, bence fiyasko. Venedikte film çekelim, kanallarda kovalamaca oynatırız, angelina dudaklarını, gözlerini bölertir bizde gişemize bakarız dedikleri aşikar ama johnny Deppin ne işi vardı bu tezgahın içinde? kesin onu da Angelina kandırmıştır! Bradi de kandıran bu kadın değilmiydi?
Bir taraftan da film beni Tomb Raiderlı yıllarıma götürdü. Bilgisayar başında bir anahtar ararken geçen saatler ve hatta günler... TR 2 Venedikte de geçiyordu, Lara croft kanallarda yüzer, sürat teknesi kullanır, havaya uçurur, iki kötü adam bir de kuduz köpek aynı anda saldırır, hepsini haklar, bir küçük yardım paketiyle 'aaaahhhhh' diye bir hoş sedayla kendine gelirdi. Olsa da oynasam...

Blek sıvan blek sıvan, aşığım sana nataliportman demek istiyorum sayın okuyucular. Bir oyuncu daha varmıdır ki, filmde balerini canlandıracağı için bale yapmayı öğrensin ve de dublörsüz bu kadar başarılı kuğu gölü baş balerinini oynasın. Veyyahutta, aşnafişnesini ezberlediğimiz, 8.henrinin kötü kalpli zevcesini oynarken bu kadar inandırıcı olsun da kendinden bir nefret ettirsin, bir merhamet uyandırsın... İki filmi de çok beğendim, tavsiye de ederim tabiki...

İkisi de çok dramatik filmler. Ağlamak isterseniz, tavsiye ederim, aman benim derdim bana yeter fazlasını istemem derseniz, bulaşmayın çünkü gerçekten sarsıyor.

Filmi her zamanki bilmiş önyargılarımla, baştan bi reddettim, sonradan da beğendim, Aylinden devam kitabını yürüttüm, bitmek üzere. Film, insanı, 'gidiyorum arkadaş, yüreğimin götürdüğü yer neresiymiş bi bakim hele, içimde kalmasın, görmek istediğim yerler var, beni tutmayın, eywallah' demeye itiyor. Zararlı neşriyat diyebiliriz bu anlamda. Tabi bizim gibi, çapayı atmış, gemiyi limana sabitlemiş insanları bozmaz ama uyarması benden:) Devam kitabı daha farklı, Liz kafayı evlilik kavramına takıp, tarihçesini, nedenlerini sonuçlarını araştırıyor. Aslında hayatlarımızın çok önemli bir parçasıyla ilgi bir çalışma olması nedeniyle bence okunmalı. Üstelik eğlenceli bir anlatımı var.Ben filmide kitabı da beğendim. En çok ta Bardemi beğendim.

Malum nedenlerden dolayı kendimce kendisinden hazzetmediğim ama kitaplarını okumaktan da kendimi alıkoyamadığım Pamuğun bir diğer güzel romanı, Masumiyet Müzesi. Konu çok tanıdık, bir yeşilçam melodramı ama anlatım yine çok güzel, özetle bir paragrafa sığabilecek konu bunca sündürmeye karşın atlamadan okutturuyor kendini. Bana da yazarın hakkını yazara verip, müzenin yolunu tutmak düşüyor.

ve bir sürü vasat, sözetmeye değmeyecek film seyrettim. Vakit kaybı olanları yazmıyorum. Hangi ara izlediğimi benim de anlamadığım bu kadar filmin yanında ancak iki kitap okuyabildim, çok bekleyen kitabım var, ama Duruşa okumaktan kendime okumaya fırsat kalmıyor ki günlükçüm, ben napim?

Devamını Oku »

Babayla Sinemaaaaa


Pazar günü küçük ve büyük sevgilim ile kahvaltı yaparken duruya kızım seni sinemaya götüreyim mi? dedim.Hemen sevimli bir surat ifadesi takındı
tamam babacııııım dedi.
Hangi filme gidelim kızım dedim, bizim bilmiş küçük hanım bilgisayardan bakalımmı baba hangi film varmış dedi ve sinemayı hak ettiğini bir kez daha gösterdi. Bilgisayarın ne işe yaradığını o çoktan çözmüş bile. Hemen baktık tabi rapunzelde ( karar kıldık ama bi problemimiz vardı karmakarışık üç boyutlu bir çizgi filmmiş. Yol boyunca gözlükle neden izlemesi gerektiğini anlatmaya çalıştım ama sürekli nedeeeeeen sorusu barajına takıldım.
Yaşa ve anla kızım diyerek konuyu kapattık. Alışveriş merkezinin otoparkına geldiğimizde bana çok güzel yol tarifi ile park yeri buldu. Park yerlerinde harfler yerine il isimleri yazmışlar. Durunun deyimiyle arabımız bayburtun c’sine bırakıp girdik içeriye. Duru için alışveriş merkezleri patates anlamınada geliyor, hemen patates almak için hamburgerciye yöneldik. Büyük sevgili duymasın. Kasadaki kız ona ketçap mayonez vermedi Duru sert bir ifadeyle ketçap mayonez yokmu diye sordu ve tezgahtan patatesten önce onları aldı onlarsız bir hayat düşünemiyor artık. Daha sonra biletmizi ve mısırımızı aldık filmimizi izlemeye başladık. Gözlüğü taktı ve ilk kahkahamızı attık çok sevimli oldu.ama gözlükte çok ağır çocuklar için buna bir çözüm lazım. Biz evden ne olur ne olmaz iki tane gözlük getirmiştik ama işe yaramadı bizim bu uyanıklığımız. Bizim gözlükler cinebonustan kalma biz afm de olunca işe yaramadı. Çocuklarla film izlemek çok keyifli hiç ses ayarları olmuyor sessiz bir anda birdenbire bağırarak ne oldu baba yada ne deediiiiii diye birdenbire bağırıyorlar.filmin ilk yarısında gözlükle izledik ama ikinci yarıda gözlüğü takması için ısrarlarıma rağmen taktıramadım. Zorla taktırdığımdada gizli gizli alttan bakmaya devam etti. Hatta bi ara gözleri doldu ne oldu kızım dedim korktum baba dedi. Bulanık şekilde filmi bitirdik . Bayburttan arabımızı aldık şarkılar eşliğinde dönüşe başladık. Elimizde kocaman bir şekerle. Eve gelirken lahmacun yemek istedik ama annemiz olmadan boğazımızdan geçmezdi tabi. Soğan kokusuyla beraber evimize vardık . Yemeğimizi yerken duru heyecanla annesine anlatmaya başladı filmi.

-anne gözlük takıyorum adamlar burama (karnını göstererek) geliyoooo çok korktum
Diyerek koparttı bizi, ben Durunun gözlüğü takarken yakınlaştırdığını anlamadığını sanmıştım ama kızım beni bir kez daha şaşırttı.Kocaman bir öpücükle hemen ödüllendirildi

Devamını Oku »

Çok Güzel Filmler Bunlar


365'3 3 kala çok sıkı bi film seyrettim; 11!e 10 kala. Gençliğinde devlet bursuyla Amerika- Sanford ünv. nde elektronik okumuş, döndüğünde, eğitimi ve yeteneği değerlendirilememiş, -malum bürokrasi- hayatını kolleksiyon merakına adamış, bu yüzden karısını kaybetmiş, sağlığını da hızla kaybetmekte olan Mithat bey(Mithat Esmer) ve apartman kapıcısı Ali (Nejat İşler) arasında geçen yavaş ama sıkmayan bir film.
Bir dönem hepimize bulaşmıştır biriktirmenin zevki, uzun sürmez genelde, peçete biriktirmişliğim var, kimbilir nerde peçete çantam. Babam pul biriktirirmiş, Kıbrıs savaşına gönüllü katıldığı zaman, evlerini bırakıp kaçtıkları için boşalan rum köylerinde evleri gezip işine yarayanları alırmış askerler. Babam bir rütbe daha üst bişeymiş -aram iyi olmadı hiç askeri rütbelerle- askerlerden biri, merakını bildiği için bulduğu pul defterini getirip vermiş. Sonra babam acıdığı bir başka askere o defteri ve pulları hediye etmiş... Neden anlattım, emin değilim, yazının uzun olmasını istedim belki :)
Bize de bir başkası kendi çocukluğunda biriktirdiği pulları hediye etmişti, Aylinle bir süre de pul işine girip, sonra da unutup gitmiştik...
Kıyafet etiketi biriktirdim, dolap kapağına yapıştırdım, astım hala da biriktiririm, bu kadar yani.
Aslında çok keyiflidir ama nedense çok modası geçmiş bir durum gibi geliyor kulağa. Anormal insanların işi gibi. Duruyla başlayabiliriz tekrar biriktirmeye, sever belki...
Bu arada filmde vurgu yapılan Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi, bir kez daha merak uyandırdı bende. Orhan Pamuk bahseder genelde. İyi bir kütüphane bulup incelemek isterdim, okul bittiğinden beri hiç yolum düşmedi kütüphaneye. Aradığım sessizliği de ancak orda bulurum zaten...

****
Milk, Harver Milk'in , eşcinsel haklarını en sağlam savunmuş adamın hayat hikayesi. Herhalde bir insanın önlenemeyen başarısının karşılığı suikast oluyor dünyanın heryerinde. Sean Penn'in mükemmel gay oyunculuğu için kaçmasın derim. Gerçekten çok sevimliydi...
***
Tanrıkent, eminim çok seyredilmiştir, ben yeni yakaladım. Çok belalı yoksul bir mahallede, çocuk çeteleri hüküm sürüyor. Bizimkiler kadar bebeler, ellerinde gerçek silahlarla soygun yapıyor, toz satıyor. Yaşı biraz daha büyük olanlara Yaşlı çocuk diyorlar. İnsan hatta çocuk hayatının hiç değeri yok, aslında başka şansı da yok. Bütün bu karanlık tabloya rağmen, bu da kaçmasın derim ben. Siz bakmayın İMDB notuna fln. Benim yani AEK notum, 9.
***
Av mevsimineeee gelinceeeee... Beğendim. Yavuz Turgul çekerde ben beğenmezmiyim, bu kadar insanda böyle güzel oynamışken... Tek handikap, Şener Şen'e bayılırım ama ilk defa bu karakterle uyuşmadığını düşündüm. Belki o pamuk dış görünüşle bir avcı polisi bağdaştıramadım. Sadece buydu, yine de seyretmek çok zevkli, her zaman...
Bir sinir bozucu ayrıntı da sinema seyircisinin 'filmde Cem Yılmaz var, demekki güleceğiz' saplantısından mütevvellid, vahşi intihar sahnesinde kahkaha atma, adam can çekişirken kikirdeme durumu vardı. Çokk nadide, seççgin bir seyirci gitlesi vardı salonda. böyle yani günlük. Yeni yılda yeni filmler benimle ve herkesle olsun...
Biraz da kitap okumaya vaktim olsun. Birini seçmek için diğerinden vazgeçmek gerekiyor bu vakitsizlikte...
Ah şu muzip fırsat maliyeti...
İyi seneler herkese, şimdiden...













Devamını Oku »

Tayfun Pirselimoğlu


Çöl masalları tesadüfen elime geçti, hemen bitti ve bayılmıştım. Galiba düşsel gerçeklikle ilk tanışmamızdı. Diğer kitaplarını da hemen istedim Kitap Yurdu'ndan, kırmayıp gönderdiler, sağolsunlar. Nedense ilklerin yeri dolmaz, ötekiler çöl masalları kadar olamadı, bazen sıkıldım, hatta şiştim okurken ama yine de bırakamadım sonunu getirmeden. Maalesef böyle bir özelliği var Tayfun Pirselimoğlu kitaplarının, bitirmeden huzur yok okuyana. Filmleri de farklı değil hani. Hiçbiryerde yine ilkim ve gözağrım olduysada filmlerini yakalayınca heycanlanırım. Yavaştır, karanlıktır, karakterler sıradandır ama hemen aklından uçup gitmez, düşündürür kendini, unutturmaz. Derviş Zaim, Nuri BC, Yavuz Turgul da çok severim ÇağanIrmaksevdiremediklerimizdenim.

Devamını Oku »

hayat kısa, sanat uzun...

Üç güzel film daha seyrettim, hayatımda pek fazla birşey değişmedi. Gene de mutlu oluyorum güzel film seyredince, güzel kitap fln. bitirince işte. İlkini tv. da yakaladım. Genelde 'hımm güzele benziyo' dediğim filmin başı ya da sonu kaçar, Duru muhalefeti olur, bende soğurum bırakırım izlemeyi. Bu sefer Durunun da ilgisini çekti, arada sırada kağıt kesmeye ara verip takip etti. Başından yakalayıp sonunu getirdik çok şükür. Deee, yepyeni gıcır gıcır paranoyalara saldı, bu film beni. Changeling ve trade'i çocuklarla birlikte seyretmek gerek bence. Kötü insanların da olduğunu göstermek gerek.


Meksika'da sokakta bisiklete binen 13 yaşındaki kızı, polonyadan çalışmaya gelen bir kadını, küçük bir oğlan çocuğu kaçırıp satmak için, iğrenç adamlara pazarlamak için Amerikaya götüren bir mafya ve kardeşini kurtarmaya çalışan abisini anlatıyor. İnsan ticareti. Ne kadar kolay kaçırıyorlar çocukları, dehşete düştüm bi kere daha. Siz içtiği suya kadar ne varsa dikkat edip üstüne titrerken birileri çocuklarınızı nasıl koparıp korkunç acılara sürükleyebiliyor, sadece para için... offfff offfff oofffffffffffffff :((((((((
Annemin cümlesi hep kulağımda çınlıyor ; gölgenden ayırma çocuğu!


Aynı yönetmen- aynı hatunun Pride & Prejudice filmini izlemiştim önce. Iııyyyyk tiksinç bir aşk filmi. Hadi buna da bi bakıyım, beğenmiycem ama! derkennn aaaa bayıldım Kefaret'e. Mükemmel.


Bu filmi de olmamıştır kesin! diye seyrettim. E olmuş işte. Ne kadar önyargılı bi insanım ben. Cıkcıkcıkkkkk!!!







Bir dönem trt de bir dizi vardı, -Şaşıfelek Çıkmazı- ki bence dizilerin kralıydı. Hala öyle bana göre. tahtı sarsılmaz. Ailecek tekrar tekrar izledik. İşte bu dizinin son sezonunda kadroya Selçuk Yöntem girmişti. Babadan kalanları yiyerek hayatını sürdüren, çapkın, bağımsız bir ruh, servetinin son demlerinin keyfini süren bir adam. Henüz 'ednan bey' olmamışken, daha genç daha karizmatik bir karakter. Tabi ses tonu aynı çekicilikte. Neyse, bir bölümde, İnci (zuhal gencer erkaya) neden evlenmediğini, yerleşik düzene geçmediğini sorduğunda Hilmi;
_Seyretmek istediğim filmler, Tanımak istediğim kadınlar var. Demişti. Benimde bilinç altıma olumlu bir kayıt yapmış ki hep aklıma gelir. Tanımak istediğim çok kadın yok ama görmek istediğim çooookkk film var. Tabi evimde, salonumdaki koltukta ve sevdiklerimle birlikte...ars longa vita brevis ; Hayat kısa, sanat uzun dostlar....
-

Devamını Oku »

İlkbahar yza sonbahar kış...ve ilkbahar


Dağların arasında bir vadi var, ortasında bir göl ve gölde yüzen bir ev var. Evde budist rahip ve bir çocuk yaşıyor. Filmdeki bütün dialog birkaç cümleden ibaret. İnsanlar konuşmuyor. Hayalimdeki dünya! Mevsimler değişirken, hayatlar değişirken aslında tekrarlayan bir döngü var. Bütün film çok güzel bir fotoğraf gibi.
Koreli yönetmen Kim Ki-Duk 'un filmi. Bence sinema budur.


İkinci güzel film de ''Gölge Yazar'' ingiltereye atıf varmış ama bence Bizim ülkemizde de tekrarlanan bir senaryo, belki de dünyada başka birsürü ülkede oynanan oyunlar, beklemediğim kadar ilgimi çekti bu film.

Devamını Oku »


''Woterloo savaşının en azgın günlerinde Napolyon ordularına emretti bir gece;
'düşman pusuda hiçbir siperden en küçük bir ışık huzmesi sızmayacak'
diye. Yakışıklı çavuş özenle yazıyordu mektubunu nişanlısına titrek ve solgun ışık altında. Ve kelebekler uçuruyordu beyaz kağıttan ülkesine.
-Senin için ölümü göze aldım diyordu.Sen buna değersin. Eğer napolyon benim ışık altında sana mektup yazdığımı görürse bir dakika bile tereddüt etmeden beni öldürür. Evet ama sen buna değersin. Sen ölüme değersin.
Son cümleleri bunlar olmadı. Sipere yaklaşan karaltıyı çok sonra farketti. Karaltı mektubunu istedi. Ve soluksuz okudu. Sonra çavuşa son cümlesini yazmasını emretti. Çavuş son satırı
-Napolyon beni gördü ve öldürdü
diye tamamladı. Karaltı mektubu geri aldı ve itinayla katlayarak üniformasının sol cebine yerleştirdi. Bir el silah sesi duyuldu ve kuşlar havalandı''

Erk ACARER

Devamını Oku »

Kim okurdu kim yazardı, bu düğümü kim çözerdi, başlık düşünürken aklıma geldi.




Bir kaç ay önce, kocam arkadaşının dvd arşivine dalmış, çocuğun evden dışarıya dvd çıkarma yasağını ihlal edip, bir karton torba dolusu film getirmişti, son zamanlarda bi türlü seyredemediğimiz filmlerin çoğunu seyretmiş olduk. Leon, forest gump, gibi... Kanaatim, tabiki klasikler arasına giren filmler, ki klasik yerine daha iyisi konamayan demek, yine de üstünden çok zaman geçmeden seyretmek lazım, büyüsü bozuluyor. Leonda Natali portman bacak kadarken, arkasından Vendetta birden genç kız oluverdi. Her hali güzel hatunun, kabul etmek lazım. V 'yi pek beğendim. Eternal sunshine of the spotless mind' ı tv. da sürekli yarım yamalak yakalıyordum, başından sonuna kadar seyrettim, 'sen ne güzel filmmişssin, spotlısım benim' dedim, ama nedense en çok ben beğendim, damak tadıma hitapppp ediyor demekki... İnception' ı seyretmeye de heyecanla koşarak gittik. Ama son seansa gidince ben ilk yarıda biraz kestirdim galiba :))))) sonra arada kahfe içtim, yüzümü yıkadım, direndim uykuya, iyi etmişim güzel filmmiş. Arada sırada ortaya çıkan fenomen olan filmlerden... Dövüş klübü gibi, Matrix gibi...
Starwars serisini de artık seyredelim, konusu açılıyor, cahil kalıyoruz, utanıyoruz dedik ama yok tahammül edemedik, sevmedik.


Mehmet Öz'ün YOU serisinin bütün renklerini tamamladım. Hızımı alamayıp bir de adı Akıllı hasta olanını da almışım ki bizim ülkemizde, pek geçerliliği yok, hasta hakları konusunda bilinçli olmanın. Genç Kalın da benimle birlikte dolaştı yaz boyunca. Keyifli anlatımıyla hoş bir kitap. Yine vücut sistemlerinin çalışma prensiplerini, bilinmeyen yönlerini açıklıyor ama ağırlıklı olarak sağlıklı ve güzel kalmak için yapabileceklerimizi anlatıyor. Bitmedi ama arada bir elime alıyorum, Mehmet Öz e de geçmiş olsun diyorum, okumayacağını bilsemde...


İsmail'i Aylin arkadaşından almış, bitirince de ben aldım elinden, İsmail kimdir, bir fikrim yoktu, Şah İsmail'in hikayesiymiş, babadan oğula geçen bir şeyhliği ve osmanlıyla kavgasını anlatıyor. Severim Osmanlı'yı okumayı, anlatımı da derin, güzel, akıcı...

Devamını Oku »