ÇokBilmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇokBilmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ISLAK MENDİL TEMİZLİĞİ - bir dudunun hatıra defteri-




Bazı icatlar, kullandıkça mucidine dua okutturur, 'toprağı bol olsun, ışıklar içinde uyusun (o da nası bi oksimorondur, aman bana bu duayı okumasınlar hiç hazzetmem uyurken ışık sızmasından bile...) dedirtir', hakikaten hayatı kolaylaştırır çünkü. Misal ıslak mendil...

Bebek popişi temizliğinde nasıl kullandığımı burda anlatmıştım, iki çocuğumda da bu yöntemi izledim. El-yüz temizliğinde kullanamıyorum, kendi ellerimi bile silmem, tenime değmesinden de hazzetmiyorum o ne idüğü belirsiz sıvının. Galiba bu nedenle bir türlü taşıma alışkanlığı da edinemedim. Çantama atmak hiç aklıma gelmez, çocuklara rağmen. Kii bu bir problem değil, mutlaka ihtiyaç hasıl olduğunda -otobüs, minibüs, sinema, tiyatro farketmez- anında bir yaprak ıslak mendil ikram eden bir teyze beliriverir. Hatta hiç tanımadığınız biri size ıslak mendil uzatırsa, şaşırmayın, alın, kullanın. 

Hele ev temizliği konusunda öyle geniş bir yelpazeye sahip ki, alışveriş listelerinin demirbaşı olması boşuna değil bu güzide icadın...

Aniden kapımı çaldı, çek bir yaprak, bir yüzüyle sehpanın tozunu, diğeriyle tv.un kirini pasını, temiz kalan köşesiyle de şööyle bir parkelerin üstünü siliver, aç kapıyı, misafirini buyur et! Halıya yağlı lekeler mi damladı, çıkaramadığı leke çeşidi yok, anneanne eli değmiş gibi, üç silmede leke kayboldu!

Dr.um programında izledim, yarıdan açtım kim bilmiyorum ama  konuya vakıf olduğunu sandığım, otorite gibi duran biri anlatıyordu; ıslak mendille kullan-at temizliği aslında su ve enerji tasarrufu sağlıyormuş. Malum su çok kıymetli. Pek te mantıklı gelmedi sanki ama??? Amaaann nebileyimmmnebileyimmm...

Not : hepimizde var dimi şu hastalık; mutfakta işi bitince iki yaprak kağıt havlu koparıp elini kurularsın amaaa buruşturup atmazsın bi te tezgahın, masanın üstünü silersin, öyle atarsın... var dimiiii :)))






Devamını Oku »

Herşeyin bir çöpçüsü varmış...

 Hep aklımda olan bir şey vardı, kahfe fincanı koleksiyonu yapmak... Bir kaç çift kutuya kaldırıp unutmuştum. Bir gün kayınvalidemin salonunda aynanın önünde, üstüste toparlanıp bırakılmış birkaç fincan ve tabak çanak gördüm, fincanlar çok güzeldi, ve değişik modellerde sadece birer tabak ve fincan kalmıştı. Yani tam da benim sevdiğim gibi :) Neden ortaya çıkardığını sordum, atılacakları ayırdım dedi :) Tam da benim sevdiğim gibi... Birazcık çekinerek almak istediğimi söyledim, 'herşeyin bir çöpçüsü vardır! dedi, Elime geçerse yine ayırırım sana diye de söz verdi. Çok hoş, eski, ince porselen,ki tam da benim....ayynen.
 En sevdiğim parça, mütevazi koleksiyonumun da gözdesi olan, fotoğrafın ortasındaki bebek. 

 Dama desenli olanı Nergizcim, Turuncu çizgili olanı Medinecim getirmişti. Daha klasik görünenler, anlattığım gibi katıldı aramıza. Kalanını ben aldım ama, asıl istediğim, eskici dükkanlarını gezmek. O da beklemede... Aslında görüştüğüm insanlardan da ,son kalan tabak - fincanı bana ayırmalarını istemek te geliyor aklıma ama hep çekinip vazgeçiyorum.  Neyse burdan söylemiş oldum :)
Bu mutlu çift te,fincanları sakladığım kutuyu açınca elime geçti, bir de anısı var;
Levent'in düğününe gidecektik, Demire hamileliğimin son haftalarındaydı, o yüzden Duruşu almadık yanımıza. Evden çıkarken içim rahat etmedi, 
-istediğin birşey var mı? gelirken alayım, dedim
-gelin bebek. dedi. Giderken oyuncakçılara uğradık ama bilen bilir, artık oyuncakçılarda reklamları dönen oyuncaklardan başka pek birşey bulunmuyor. Öyle Oyuncak müzesi tadında değiller yani. Gelin bebek te pek popüler değil herhalde, hiçbirinde bulamadık. Sonra yemekte Ferhat pastanın üstünden bu porselen bibloyu alıp getirdi, eve döndüğümüzde Duruş uyumuştu, avucuna yerleştirdim bibloyu, sabah baktım uyanmamıştı, bibloyu da hala sıkı sıkı tutuyordu avucunda. Uyanınca şaşkın bir yüz ifadesiyle indi salona, güldürdü bizi...

İşte böyle günlükçüm, senin de yeni yılını kutlarım, 2013 te daha sık görüşmeyi dilerim...

Devamını Oku »

Canım BENim!



Her bloğun bir okuru, takipçisi var ama ben 'şunu yedik, bunu içtik' kabilinden yazıları okumayı ve yazmayı pek sevmiyorum. Sanki annem kaş göz yapıp 'ayıptır göstere göstere yenmez, arkadaşlarının da canı çeker' diye ikaz edecekmiş gibi geliyor. Uyarının dozu zamanında fazla kaçmış sanıyorum ki, dışarıda da bişeyler yiyerek gezemem ben. 


Ama güzel sofralar kuranları, değişik yemekler yapanları okumayı  seviyorum, hatta özeniyorum maharetlerine. Kendimi yetersiz hissediyorum mutfak konusunda. Hani çoğunluk olarak yabancı dil özürlüyüz de, 'anlıyorum ama konuşamıyorum' deriz ya, onun gibi, 'yiyorum ama pişiremiyorum' bende. 'çat pat, hayatımı idame ettirebilecek kadar yemek yapabiliyorum' da olabilir. Hele sunumu için, fotoğraflamak için fazladan enerji bulamadığım bir dönemdeyken, yapabilenleri takdir ve takip ediyorum. 


Ne yalan söyliyim, 'şu kombinim, bu kombinim , ahanda bunlar benim yeni cicilerim' yazılarından da pek haz etmiyorum. Yine içimdeki dış ses, 'ne o öyle hava atar gibi, görmemiş demezlermi insana???' diye uyarıyor beni. Yeni aldıklarımı hemen giyemem mesela bi süre demlenmeye bırakırım dolapta, sabırla benim elimin uzanacağı günü beklerler, elbiselerimin yüzüklerimin efendisiyim ben!


Ama arada sırada ziyaret de ederim kombici ay pardon kombinci hatunları. Bakim bu gün ne giymiş, ne takmış takıştırmış diye. Kendimce kritiğimi yaparım. Sonuçta biz hatunlar birbirimiz için giyinmiyor muyuz? Ademler fark ediyormu acaba, bu sene neon renkler modaymış, Gömlekler kuşluymuş, elbiseler puantiyeliymiş...


Sadece şunu merak ediyorum, hazırlıklar tamamlandığında o güzel fotoğrafları kime çektiriyorlar? Sokaktan geçen birinden mi rica ediyorlar, kocaları mı 'tabi hayatım sen poz ver ben makinayı hazır ediyorum' diyor, yoksa yanlarında gezen fotoğrafçılarımı var? Bunu bilmek istiyorum.


Ah bir de çekiliş yazıları yok mu? Zaten reklamlar sarmış dör bir yanımı, bir de bloglar reklamdan geçilmiyor. Hediyeyi lütfeden zatı muhterem, bir de emirler yağdırmıyor mu, 'duvarında paylaş, listeni davet et, yazısını yaz, resimli olsun, linkimi ver, amuda kalk, kuyruk salla... Biz ne zamandan beri böyle hediye veriyoruz birbirimize? Olmaz, çok çirkin, sinirleniyorum yine...Tamam sakin günlükçüm... Yani bakıyorum da benim gibi yazan yok be günlükçüm. Ben bitaneyim ben, beeennn , bennnnnnn!!!











Devamını Oku »

Hey Heyy Heyyy Murphy, Bütün İşlerim Gitti Aksi...

Bir ev hanımının aşırı acıklı Murphy'si;

***Çamaşır makinasını tam doldurmak için bütün kirli ve yarı kirlileri toparladığımı sanıp, makinayı çalıştırdığımda, yakında bir yerlerden farketmediğim kirliler bana bakar...


***Ocağı yeni temizlemiş, silmiş parlatmışsam, o gün sütün taşma günüdür, kahfenin arkamı döndüğüm anda yanardağ gibi püsküreceği gündür...


***Özenle ve istekle masa hazırladığımda, ev halkı tok ya da iştahsızdır, yemek yapmamışsam, herkes birden acıkıverir...


***Misafir geliyorsa, çocuklar huysuz, uykusuz, ve bazen hasta olur, fazladan ilgi ve bakım ister, kafamdaki misafir ağırlama planını sabote eder, ellerimi ayaklarıma dolandırır, ter ve toksin attırırlar...


***Boş hafta sonunu plansızlıktan değerlendiremem, çok gitmek istediğim bir yer olduğunda, aynı güne bir nikah, bir okul gösterisi ya da bir ağır misafir denk gelir...


***Çocukların fotoğrafını çekmek isterim, makinanın şarzı (şarjı, şarcı, neyse işte) biter, hafıza kartı dolar, ya da toptan evde kalmıştır, bütün bunlar olmadıysa, ikisini bir araya getirip gülümsetmeyi başaramam bir türlü...


***Seyretmek için beklediğim programa, yemek saatini denk getirmek isterim, masayı hazırlarken en güzel yeri kaçar, oturup yemeye başladığımda reklam girer, yemek biter softa toplanırken tekrar dizi (pardon belgesel:)) başlar.


***Özel bir gün için, açık elbise seçerim, hava serin olur, fön çektiririm, manasız bir kafa karıştıran rüzgar olur, ya da yağmur çiseler düz fönüm kadayıf olur. Soğuk olur diye seçtiklerim kalın gelir, güneş açar terlerim, yine fönüm yalan olur...


***Kolları, omuzları bir sürü apoletler, düğmelerle dolu kocamın havalı gömleklerini, kargo pantolonlarını ütülemek beni sinir eder, bunları kendisine benim hediye ettiğimi farkedince kendim ettim, kendim buldum'u mırıldanır, bir kere daha sinir olurum...


***Markete 'aman allahım, acil almam gereken bisürü bişey var' diye koşturur, acil olanlar eksik, gereksiz olanlar fazla alınmış olarak eve dönerim...


***Minicik tozu üç tekrarda çeken elektrik süpürgesi, bişeyin lazımlı bir parçasını 'flööppp' diye çekiverir, koltuk arkasındaki çorap tekini iştahla yutuverir...


Bu kadar yeter bence günlük, şimdi yatağa kapanıp hlykçyğt gibi ağlamaya başlıycam... Blogcu hatunlar sizde varmı başka kanunlar?

Not: yorumlara cevap yazamadım bir süredir , özür dilerim zaman ayırıp görüş beyan edenlerden, effedin beni nüftennüftennüfteeennnn...



Devamını Oku »

Nereden geldik nerelere gidicez...


Canım sıkkın. Keyfimi kaçırıyor yine memleket meseleleri. Uzun zamandır vazgeçmiştim, kendimi çoğunluk bunu istiyorsa yapacak bişey yok diye avutuyor, hatta şaşırmıyordum da artık ama olmuyor, dozu artıyor git gide. Benim de kendime göre bir muhafazakar yanım var ve kadınsal konularda bir erkek yorumu duymak beni hep rahatsız eder, hele ki tepeden inme böyle bir yasak...

Hatun egemen bir blog alemi var, ya da benim penceremden öyle görünüyor, ama çıt yok... Sanki bizim meselemiz değilmiş gibi... Benim kocamla oturup karar vermem gereken bir konuda bir başkasına söz hakkı düşmez, daha vahim durumlarda, nasıl bir dayatma yapılabilir? Kadını koruyamayan, erkek terörünü halledemeyen, aksine sessizliğiyle bütün bu suçlara ortak olan, erkek egemen bir toplumuz, kimin ne hakkı var bir kadını cinayetle suçlamaya, bu kadar mı temiz sicilimiz?

Kızım için endişeleniyorum, ütü yaparken bile bunları düşünüyorum, duyduğumdan beri kafamdan atamıyorum daha doğrusu...Hiç sevmem 'bu ülkede yaşanmaz' söylemini, bütün zorluklarıyla ve güzellikleriyle bağlıyım ben, uğruna canını verenlerin hatırası için. Ama artık inceden bir tiksinti duyuyorum, sanki burası benim herşeyiyle sevdiğim yer değil, başkalarının ülkesi. Artık eskisi kadar sevemiyorum bu suskun insanları...

Devamını Oku »

Memleketimden Anne Manzaraları

 Duruş hastalanınca gösteriden sonraki hafta okula gidemedi,  evde de çok sıkıldı, bazen parka çıktık akşam üstü, açık hava iyi geliyor. Biz de Demirle bankta oturup etrafı seyrediyoruz. Akabinde bir anne başını uzatıp;
-çok ta esiyor, üşümesin, rüzgar hasta yapar, küçük daha, vir vir bır bır.... İçimden, 'biraz sus motorun soğusun' demek istiyorum, diyemiyorum. 
 Duruşu okuldan almaya gidiyoruz, yönümüz güneşe doğru olunca Demir huysuzlanıyor, güneşliği, şapkası de fayda etmiyor, anında karşıdan gelen başka bir anne, müdehalede gecikmiyor; 
-güneş gözüne giriyor annesi!  
Sen bir dahisin teyzesi! 
 Markette alış veriş için cebelleşiyorum, Demir de arabasında yatmamak için şansını zorluyor. Ben duymamaya çalışıyorum vızıltıyı ama dürtmek için hazır kıta bekleyenler var. 
-çok ağlıyo annesi!
Ya bi siii git teyzesi! Çok afedersin günlükçüm.
Bir de mesela sohbet çok kısır oluyor bazılarıyla. Günlük rutinden şikayet edersiniz, anında en pratik çözümü söyler, tıkarlar insanın ağzına lafı. 'yok olmuyo' dersin, 'sen beceremiyosun' a getirirler. Artık muhabbet, dönüşü olmayan bir yola girer, senin, çözümsüz bir soruna sahip olduğunu kanıtlama çabalarınına karşılık, onun, bunu çok kolay hallettiği üzerine diretmesiyle, inatlaşmaya başlarsın. Sonunda da, 'gerizekalı deseydi de ancak bu kadar sinir olurdum zaten' dersin kendi kendine. Ya da bana öyle geliyo ne bilim işte. Asabiyim. Kompleksliyim. Perdelerimi kaldırdığımda da kedi gibi bir anneyim...

Devamını Oku »

Ot gibi...


 Pazar alış verişini severim. Havalar ısındığından beri Demirle pazara çıkabiliyoruz. Yine de yakında bir semt pazarı olmayışı hala problem ve hala ilginç geliyor bana. 

 Bana en çekici gelen otların, marulların, yeşilliklerin ve sarı limonların olduğu tezgahlar. Yaz kış, ıslanmış ışıl ışıl otlar. Mesela maydanozsuz kahfaltı yavan gelir, rokasız balık tatsız-tuzsuz, dere otsuz hafta geçmemeli zaten. Baharın geldiğini taze sarımsakların belirmesinden anlıyorum, her bahar 'bu sene 40 enginar yemeyen yamulsun' diyorum, ama 3 'ü geçemedim hiç... Brokoliyle yeşil çayı da sevemedim bi türlü...Bi de tekerlememiz var;

dandini dandini dasdana
Demirde girrmiş bostana
kov bostancı Demiri
yemesin brokoliyi

dandini dandini dasdana
Duruşta girmiş bostana
kov bostancı Duruşu
yemesin avokadoyu...
Sağ baştan; yeşil soğan, taze sarımsak, pırasa ve sarımsak. Familya geniş. Biçimsiz köy biberleri de göstermeye başladı kendini, şimdi artık menemenli kahfaltıların zamanı ve hiçbir süpermarket manav reyonu, asla bir pazar olamaz...

Misafirlikte, çay faslında en sevdiğim salatalardır, Hamuru bol, salatası az bir sofraysa üzülürüm, hele salata koca kasede değilde kuş kadarsa bozulurum, herkes salata yiycek, bana az kalıcak diye endişelenirim, kısırsa sevinir, marcimekli köfteyse tekrar almaya utanırım...












Pazardan gelen klorofiller, likopenler, meyveler, sebzeler, suda bekler, temiz temiz dolaba girer, sonrada, makarnanın sosuna girer, çorbanın, omletin, salatanın üstüne düşer... Güzel de süt yapar, koyu kıvamlı...
Canım uzun zamandır şöööyle çatır çatır bişeylerin fotoğrafını çekmek istiyodu , çocuklardan başka bi şey çekemez oldum. Malum, ikiledik.  

Babamızın Antalyadan toplayıp getirdiği portakallar... Karpuz da var, portakalda aynı anda. Garip... 






Devamını Oku »

Ba ba baa havalara, nasıl da kırıtıyor...

Huysuz Duruşum iyiden iyiye bir yeni ergen genç kız havasında. Bazen fotoğrafını çekmek için yalvarmam, tehdit etmem gerekiyor, bazende kendi kendine hallenmeye başlıyor, 'şöylede çek, böylede çek anne' diye...Müzik delisi olduğu için bir mp3 çalara bayılır diye düşündüm, yanıltmadı beni. İçine de ingilizce çocuk şarkıları, masallar doldurdum. Netten indirilebiliyor, özellikle grimm kardeşlerinkilere bayılıyorum, çocukluğumu hatırlattığı için belki. Travmatik korkunç morkunç ama günlük,  Müşfik Kenterin sesinden de dinlemek ayrı bir zevk.  Gece dinleyerek uyuyor, arabada camdan dışarıyı seyrederken, resim yaparken, yanına bir arkadaş bulduğunda beraber dinliyor. Çok sevdi.
Akşam üstleri, Demir'le beraber ablasını okuldan almaya gidiyoruz. Dönüşte de bi sohbet, bi muhabbet. Çok neşeli anlatıyor okulda yaptıklarını. Geçenlerde yanımızdan irice bir köpek geçti. İstifimizi bozmadık yine. Ama köpekçik pek titrek, bakımsız bi şeydi. Bi hüzün çöktü bize.
-anne , neden öyle titriyo? diye sordu Duruş,
-hasta galiba, dedim. Bizim sesler çatallaşmaya başladı.
şimdi nereye gidiyodur? diye devam etti hüzünlü sorular.
-belki anneannen gibi yemek ,su veren biri vardır, onun yanına gidiyordur, dedim.
-hiç sanmıyorum, dedi. Herşeyi de bil zaten. Sessiz sessiz ağlamaya başladı. Bir eli pusetti bırakmıyor, diğer elinin tersiyle gözyaşlarını siliyor bitanem. İnci taneleri süzülürken yanacıklarından içim ezildi.Öptüm datlu yanacıklarından. Bi süre sessiz yürüdük, sonra aklına bu gün bakkaldan ne alacağı geldi. Her gün 1 lira veriyorum, cebine büyük bir keyifle yerleştiriyor. Sonra da sitenin bakkalından bi şey alıyor kendine. İyiki çabuk unutuyorlar...
-
Çalıkuşu diye bir dizi, Lamia diye de bir karakter vardı. Öğretmeni Duruşun saçlarını böyle örünce onu anımsattı bana. Ağaçlara da tırmanırsa aynısı olucak...İncisu'yla bahçenin tadını çıkarıyorlar bu ara...


Devamını Oku »

Sadede gel!!!

Bazen, hatta sık sık gözüme batıyor evdeki eşyalar. Mesela evde o kadar çok yastık varki, kişi başına 10 yastıktan fazla düşüyor ve bizden çok hacime sahipler. Evin asıl sahibi, koltukların üstüne yayılmış yastıklar sanki. Bir sürü şey aslında hiç gerekmiyorken alınmış, ve fazladan yer kaplıyorlar. Dikkatli bakınca, en ilkel olanı en çok işimize yarıyor gibi, özellikle de mutfakta.
Hiç ısınamadım şu mutfak robotu denen icada, kocaman, aparatları bi dünya, üstelik bir bıçak ve bir rendenin yaptığını yapıyor. Benim mutfaktaki en iyi dostum, lazerli tırtıklı bir bıçağım var, işte o dur. Yıkayıp sürekli onu kullanırım. Suya çeken süpürgeden vazgeçemem, toz kalkmıyor ama yere döküleni hemen temizlemek için de çok zahmetli ve hantal. Gırgırım, canım benim, sen benim şah damarımmısın, gökkuşağımmısın acaba :))) Çok dalga geçtiğim şeyler zamanla en iyi dostum oldu...
Bir de şu kocaman tost makinesi yok mu tezgahın üstünde, yayılmış, her tarafına da yağlar konuşlanmış, pis pis sırıtıyor bana. Acaba evlendiğimizden beri kaç kere ızgara olarak kullandık? Tost yapmak için fazlaca iri değilmi sencede günlük? Şu üsttekinden bulup alıcam ve kaldırıcam bunu en kısa zamanda, annem yapardı küçükken, gayet güzeldi tostu, hemde temizliği de kolaydır onun! Piiiis yağlı şey seni...
Neden aldığımı sık sık sorguladığım bir diğer alette katı meyva sıkacağıdır. Üç tane elma sıkıyor, otuz parça bulaşık çıkıyor günlük, nalet gelsin, meyva kasemi alır otururum soyarım yediririm çocuklarıma, kendim de yerim. İğrenç tv reklamlarındaki gibi yeşil iksir mi hazırlıycam? Spora giderken enerji drink mi yapıcam allaaşkına? Bu ne? Diğerinin biraz daha güzeli bir portakal sıkacağım var yeterli bence. En son yoğurt makinası alıyordum da allah korudu, baktım kapları plastik vazgeçtim, büyük kapaklı, cam kaseler aldım, yoğurt mayalamayı da öğrendim bi zahmet.

Bu arada sizde varmı boşuna yer kaplayanlardan?
Evde fax ve tarayıcı yerine belgenin fotoğrafını çekip mail atıyorum, işimi çok kolaylaştırdı bu buluşum, bunuda paylaşmak istedim :)

Devamını Oku »

Günlerin Getirdiği...

Kapıyı açınca Duruş bağırdı;
-Aylin gelmediiii, diye.
Aylin gelmiş süpriz yapmak için, kızım gelmiş okuldan, hediyelerim, pastam, kocam gelmiş, ne güzel günmüş doğum günülerisi...
Abla yavaş yavaş delirmeye başladı. Sesiz kızım içine atar diyordum ama baya dışa vurumcu bir hali var. Önce anneanneye çıkıştı;
-Sen beni sevmek için gelmemişmiydin, neden Demir kucağında? diye. Aylin'e
-Hani o şaşıydı, bıyıklıydı, neden seviyosun? diye sordu. Bana da Demir kucağımdayken;
-İkiniz de ordasınız, beni sevmiyosunuz! dedi. Çok serinkanlı ve net cümlelerle ifade ediyor korkuyorum biraz. Duruşun cd çalarını Demirin yanına getirdim, yine Duruşa bebekken dinlettiğim cd. leri dinletiyorum uyurken. Görünce hemen;
-bebeğe mi müzik dinletttin? dedi, sorguya çeker gibi. Sanıyorum duygularını ifade ediyor olması iyi bir şey, bunları hissetmesi de çok normal. Bir de okuldaki rehber pedagogumuz sohbet edecek, çözebilecekmi bakalım Duruşu...


Devamını Oku »

KOMŞU KOMŞU HUUUU!!! AÇ KAPIYIIII!!!


Demir kucağımda camdan dışarı bakıyoruz. Kar bazen artıyor, sonra duruyor.
Tombiş komşu teyzeler, çiçekli etekleri, patik üstüne giydikleri terlikleri, üstlerinde buz gibi havaya rağmen örgü yelekleri, bir bloktan ötekine giriyorlar. Ellerinde bez çantalar, içlerinde de muhtemelen el işi ekipmanları var. Çeyiz mi yapılıyor, lif mi örülüyor, yedek yelek mi, bilmiyorum.
Yine kuvvetle muhtemel, habersiz, ‘çat kapı’ başka bir komşu teyzeye gidiliyor. O evde yoksa da başka daireye artık, üretim devam etmeli!

Ev işleri çabucak bitmiş, akşam yemeği ayarlanmış. Belki dünki biber dolmasının yanına makarna pişecek. Akşam da yapılabilir, rahatız. Gidilen istikamette de, günlük rutinler çoktan tamamlanmış, ev derli toplu, ‘çat kapı komşu’ için ortam hazırlanmış. Endişeye gerek yok, her şey yerli yerinde.
Belki aynı konular tekrara düşecek, belki yeni gelişmeler var. Türk kahfesi mi? Sanmıyorum. Bence çay içerler bu saatte. Uzun sohbetlere çay demlenir. Patates salatası mı? Kısır mı? Ya da sadece galeta. Tv. açık olmalı, ‘ka dın’ programları göz ucuyla izlenmeli. Konulara hakim, gelişmelerin takipçiisiyiz!

-Ben Esra’ya bakıyorum, Handeyi sevmiyorum!
-Bu akşam hangi film vardı? (dizidir bahsedilen)
-Bakim senin motife, çok güzelmiş, eline sağlık, örneğini alıimde bende öriyim fiskosun üstüne. (Hala varmı o gereksiz sehpalar? Kim koymuşki bu çirkin adı? Bu seksenler bütün dünya milletlerini kepaze etmişmidir acaba?)

Çayın orta yerinde yine kapı çalar, diğer daireden gelen olur, kapıdaki fazladan terlikler, dikkatli komşuların gözünden kaçmamıştır.

Akşam üstü ‘ ben kalkıyım’ demeye başlar misafir, ama ağırdan alınırkalkış eylemi, kuleden izin gelmeden kalkmak olmaz! El bez çantaya bir uzanır, bir bırakılır usulca koltuğun kenarına.
Ev sahibine de;
-Oturun daha erken! Demek düşer.
Gelen cevap;
-‘Kalkıyım, oğlan okuldan gelicek, açtır’ ya da
-‘ Pirinç ıslamıştım, pilav yapıyım kız gelmeden’
olur herhalde…

Yavaş ama oldukça yavaş ev boşalır, davet diğer komşuya geçer, sanıyorum ki yazılı olmayan bir kuraldır, komşuculuk teamüllerindendir ‘sıra’yı takip etmek.

Akşam oluyor. . Yazlık terlikleriyle bloktan bloğa bir akış başladı. Komşu teyzeler için eve dönüş vaktidir. Bu saatlerde biraz yoğun oluyor asansörler, trafiğe kalmamak lazım.


Benim kapımı çat kapı misafirler çalmıyor. Ben kimseye habersiz gitmedim ki, kim gelsin bana. Hiç o kusursuz ev görünümünü oluşturamadım ki, içim rahat komşuculuk oynayayım. O kadar titiz, temiz, derli toplu ki benden gayrısı, hep içimde bir ‘ayıplanma’ korkusu.

Bir müddet ben de komşuculuk oynadım kendi yaşıtlarımla, ‘denedim’ daha doğrusu. Yine de hiç ‘alo’ demeden gitmedim kimseye. Benim gibi herkes korkuyordur, ev halinbi sergilemekten gibi geldi hep. Rahatsızlık vermekten korktum. Müsait olduğunu duyduğum halde, bu sefer de ‘’telefonda, ‘hayır’ diyememiştir de aslında pek ağırlamak istemiyordur kimseyi’’ endişesi bırakmadı yakamı. Herhalde ben de gerildim, karşımdakini de gerdim…Açmadı beni…Sıkıldım hep, yerime oturdum ve kalkıp evime dönmek istedim. Kültür-sanat muhabbeti beklemiyordum tabiki ama bu kadar klişeyi de bünyem kaldırmıyordu. Yürütemedim.

Şimdi de bakma günlük, eğlenir gibi durduğuma, komşu teyzelerle. Hayranım geliştirdikleri bu teklifsiz iletişime aslında. Onlar mutlu kendi ortamlanda ki, aslolan da bu. Bu kadar rahat görüşebiliyormuyuz biz, telefonla aramadan, face’den mesajlaşmadan, buluşmaları erteleyip erteleyip, beceremeyince ucu açık ‘ görüşelim mutlaka’ lara hapsedip köreltmiyormuyuz ilişkilerimizi? Bilemiyorum…

*** görsel benim çok yaşlanmış halim...







Devamını Oku »

Uçurdum da Uçurdum...

Demir'in 15'ini uçurduk, aslında geziyoruz, 40'ını fln bekleyemedik :) Yavaş yavaş idrak ediyorum ki, iki çocukla gezmek, hatta evden çıkabilmek, oldukça zor, insan, sıra kendine geldiğinde hazırlanacak enerjiyi bulamıyor. Yine de vazgeçmeyip bu işlerde pratikleşmek gerektiğine inanıyorum, yoksa insan bunalmaya başlıyor.
Bir de kendini salmaya başlarsan, kısır döngü de kollarını açmış bekliyor gibi, hal ve vaziyet ne olursa olsun bakımlı olmaktan vazgeçmemek, üşenmemek ve kendimizi salmamak ta mottomuz olsun kızlar...

Demircik sadece anne sütü alıyor, yarın kilomuza bakıcaz, ilk aşımız var. Mama takviyesine gerek duymuyoruz. Zaten emzirmek çok keyifli üstelik dünyanın en hijyenik, pratik ve mucize formüllü gıdası anne sütü, umarım anneler sorunsuz emzirebilirler çünkü, yeri doldurulamayacak bir besin bebekler için.

Ziyarete gelenlerle uyku düzeni ve beslenmesiyle ilgili durumumuzu paylaştığımda, genelde, 'hiç uyumuyor, sütüm yetmiyor, çok mağdur durumdayım' dememi tavsiye ediyorlar.
-Nasılsın? diye sorulduğunda - İyiyiiiimmmm, dediğimde, 'söyleme söylemeee' diyenler var. Nefret ettiğim bir yaklaşım da bu. Karşımdaki, potansiyel haset, nazar değdirmek için kem gözlerini üstüme dikmiş, bana kötülük yüklemesi yapıyor sanki. Ben bir insanın mutluluğundan rahatsız olup bunun tersi için dua edebilecek bir insan olduğuna inanmak istemiyorum, ben psikolojik olarak izin vermezsem, bunu başarabileceğine de inanmıyorum. Benim duruşum, güzel olanı paylaşmaktan, çoğaltmaktan yana.Secretıdır, karmasıdır, moda yaklaşımlardan da hoşlanmam. Kendimi NihatDoğan gibi hissettim sanki :))))

Bir de tahammül edemediğim, hatırını sorana bütün hastalıklarını sıralayan insanlar var. Bir insanın hastalığını ancak annesi gerçekten ilgiyle dinleyebilir, bir başkasını zerre kadar enterese etmez, üstelik çok sıkıcıdır.
Aysel Gürel, başım ağrıyor diyene
-bana niye söylüyosun, ben doktormuyum? dermiş. Taktir ediyorum ve hastalığını anlatmaya başladığında biri, bende bu cevabı yapıştırmak istiyorum ama kırıcı olmaktan çekiniyorum ve yapamıyorum...

Plankingçi gençler...

Demirin çamaşırları için, granül beyaz sabun kullanıyoruz. Yumuşatıcı hiç kullanmadım, kendimiz için de çocuklara da. banyosu için sadece zeytinyağı sabunu kullanıyoruz. Şampuan, krem, yağ vs. yok, kozmetik yok.

Bez olarak yenidoğan almıştım ama kullanamadık, çok küçük geldi, kilosuna göre daha büyüklerden aldık, hep molfix kullandım Duru'da, Demirde de devam.

Yenidoğan ıslak mendilleri var. Parfümsüz, parabensiz ama onların da içeriğinde henüz zararları deşifre edilmemiş ya da yasaklanmamış kimyasallar var. Kullanmadan önce uzun süre suda bekletip, çok iyi durulayıp başka bir kutunun içine yerleştirerek kullanıyorum.

Biberon kullanmadık Duruda. ek gıdayla birlikte kaşıkla ya da bardaktan içmeye alıştı yavaş yavaş. Demirde de böyle yapmayı düşünüyorum. Emzik almıştık ama Duruş çok sevmemişti, Demir yine ablasını takip ediyor. Annemle Aylin çok ısrar ettiler almamız için ama yine sevmedi bebiş.

Duru göbek bağını 3. günde düşürmüştü, Demir bey 10 gün sonra attı. Babasına benziyor diyorum, ağır bu çocuk :)
Duruda kullanmıştık ama Demir için eldiven ve şapka kullanmıyoruz. Tırnaklarını kesip törpülüyorum, kendini çizmiyor, parmaklarıyla oynayabiliyor.

Kundak yok. Pozisyon değiştirerek, yanında olmadığımda yan, yanındayken yüz üstü,ama genelde sırt üstü yatırıyorum. Yanlızken yüz üstü uyutmamak lazım beşik ölümleri riski yüksek bu pozisyonda. Yan yatarken de kolları ağrıyabiliyor. Şu an tavsiye edilen en sağlıklı yatış şekli sırt üstü. Kafasının şeklini de problem yapmıycaz artık :)

Demir hastane de ablasına hediyeler getirdi, hemde en sevdiği kitapları. Nasıl tahmin etti bilemiyorum!!!

Devamını Oku »

Kafesten Bir Kuş Uçtu




Hafta sonu, İzmit'e Kafesten Bir Kuş Uçtu'yu seyretmeye gittik. Kocam pek istemedi aslında, karnım iyice burnuma yaklaştığı için, araba kullanmama pek taraftar değil ev ahalisi. Hatta 'anneni arıycam, göndermesin seni' diye tehdit etti beni ama oyunu çok görmek istiyordum uzun zamandır, resmen bir aş erme durumuna döndü artık. 'Sadece oturuyorum, araba kullanırken, rahatsız olmuyorum' diye bir savunma geliştirdim ki aslında endişelerin yörüngesinin, 'kaza fln olur, gelip çarpan olur, son hafta bir terslik olmasın' şeklinde olduğunun da farkındayım, üstüme alınmıyorum... Oyun çok güzeldi, 'Guguk Kuşu' nun çok başarılı bir versiyonuydu, bütün oyunculara tekrar hayran olduk, Kocaeli şehir tiyatrolarının kötü oyununu izlemedim zaten. Kapanışı da güzel bir oyunla yapmış oldum...


Geçen ay Duruş ta tiyatro sezonunu açtı. Elifnazla ikisini tiyatroya götüreceğime söz verdim. Sabah yine nazlandı Duruş kalkarken, tiyatro günü olduğunu söyleyince, açıldı gözleri, her sabahkinden daha fazla 'onu giymem, öbür eteğimi giydir, beyaz çorabımı istiyorum' krizi yaşadık, sonunda uzlaştık, gidebildik okula. öğlende almaya gittiğimde Elifnazla ikisi öyle çok kikirdediler ki, çok mutlu ve enerjik bir halde okulun bahçesine fırlayıp koşturmaya başladılar. Öğretmenlerle birlikte, kızlar koşmayın, yavaş derken, iki tane bowling labutu gibi arka arkaya devrildiler, ıslak çamurlu bahçede. Duruş bi yandan da ' elma da gitti! diyordu, ellerine son anda öğretmenlerinin tutuşturduğu elmaların ardından... Hızla içeri aldık, yedek eşofmanları giydirdik, tiyatroya da eşofmanlarla gitti bizim süslüler... Oyundan çok zevk almadılar, aynı gün okulları da oyuna getirmişler, çok gürültülü bir ortam vardı ama, birlikte olmak hoşlarına gitti sanıyorum, yine sürekli kikirdediler...
Cumartesilerimiz yine tiyatroya ayrıldı, anneanneyle her hafta sonu gidiyorlar ve ikisi de çok seviyor. Evinize yakın bir kültür merkezi varsa, zaman ayırmaya çalışın çocuklar için güzel bir kış aktivitesi oluyor çünkü...



Devamını Oku »

Seni Pamuklara Sarmalar Sararım...


Seninle hep gülelim, eğlenelim, gezelim, tozalım, ben senin fotoğraflarını çekeyim, seni anlatayım burdan istedim ama çok keyifsizim. İçimden gelmiyor, canımı sıkan bu kadar çok şey varken. Kanatlarımın altında yaşasan hep, evde birlikte hamurdan şekiller yaparak geçse hayat... Bunları okuduğunda herşey çok daha güzel olur diye umuyorum ama karamsarım. Sık değişen gündemle yaşamaya çok alışkındık ama böyle üst üste geldi belki...
Birsürü genç insan öldü, uykusunda... Bir sürü insan uyandı depremle, birazı öldü, birazı yanlız kaldı. Yanlız kalanlar, üşümeye üzülmeye devam ediyor, manzara hep aynı. İlk defa Cumhuriyet Bayramı kutlanmayacak dendi, bunun için ölen o kadar genç insana rağmen. Son yıllarda bir sürü kadın öldü, koca terörü yüzünden, en son sırtından bıçaklanan kadının çaresizliği, kocaman bir fotoğrafla yayınlandı ana sayfadan, bilinçlenelim diye... 13 yaşındaki çocuğa ailesinin de iştirakiyle işkence! edenlerin suçunu nasıl daha hafifletebilirizin cevabını buldu yargı, bu seferde hukuk öldü... İşte gündemin ana başlıkları. Ekonomi,işsizlik vs. yazmıyorum, bunlar olağan şeyler, ama bazen insanın boğazına ileri geri hareket etmeyen bir taş otuuruyor, nefes alamıyorum bazen, seni bu tablonun içinde düşünmek istemiyorum ama elimden de bir şey gelmiyor...

Devamını Oku »

:(

Üst üste geldi, duygusallığımız tepedeydi zaten, birde deprem, birde soğuklar...Heryerde olduğu gibi bizim ülkemizde de oluyor, doğal ve 'doğal olmayan' afetler, felaketler. Gölcükte büyük şok yaşamıştık, geçti... Dinardaki de unutuldu, Van'dakini de unuturuz mutlaka, bizler unutuyoruz da, yetkililer nasıl bizim kadar çabuk bir kenara itebiliyor önlemleri, hazırlıkları? Deprem kuşağında yaşadığımız gerçeğini? Bu tablo hiç değişmiyor, değişmeyecek. Onlarca yıldır ödediğimiz vergiler, Kızılay'da yeterli çadıra, battaniyeye dönüşmeyecek, yapılan bağışlar sadece deprem hazırlıkları için değerlendirilmeyecek, evsizler hızlı ve sorunsuz bir şekilde yerleştirilemeyecek, iyi günde üstüne düşeni yapan vatandaş kötü günde yine vatandaşın vicdanlarına , yardımlarına muhtaç hale gelecek. Yüksek olasılıkla çoğumuz bu gerçekle yüzleşeceğiz, umarım hayatta kalırız, sevdiklerimizi kaybetmeyiz, 'bizimde başımıza geldiği gün' şu an oynanan oyunun aynısının oynanacağını tahmin edebiliyorum;
Yetkililer bölgeye hemen ulaşıp 'moral' verir, Felaketi duyanlar nasıl tepki vereceğini bilemez, sosyal medyadan tepkisel paylaşımlara adar kendini, bloggerlar, ünlüler çalışmalarına ara verir, insan olanın kayıtsız kalamayacağı birkaç fotoğraf -belki de bizim fotoğrafımız- tüm yazılı ve sosyal medyada sembol haline gelebilir, yardım kampanyalarının yüzü olabiliriz, insanlardan giyecek kolileri, battaniye,kan, çadır isterken devlet, bizim bunlar için yıllardır vergi ödediğimizi, anlatacak durumda olmayacağımıza eminim...

Devamını Oku »

Çocuk Eğitimindeki Hatalar...


Cuma akşamı Çocuk Eğitiminde 10 Temel Hata seminerine gittik Ferhatla. Konuşmacı, Yusuf Özkan Özburun'du. İki saatlik, çok akıcı ve sıkmayan bir seminer oldu, konuya, canımız,Montessorymizden giriş yapması beni ayrıca yakaladı, kendi yöntemlerimizle paralellikler görmek, bizi ayrıca sevindirdi. Unutmak istemediklerim, kısaca not aldıklarımıda paylaşmak istedim;

- En çok üstünde durduğu nokta, TUTARLILIK kavramıydı. Anne-babanın aynı dili konuşması, çocuk yanında birbirini eleştirmek yerine, ortak hareket etmesi, ve duruma göre değişik tavırlar sergilememesi, bizimde çok önemsediğimiz bir davranış şekli.
- Çocukla açık iletişime kapıları asla kapatmamak gerek, sert eleştiriler, agresif yaklaşımlar, iletişimi kesip araya mesafeler koyabiliyor.
- Anne,baba- Çocuklar şeklinde saflar, kamplar oluşmamalı, biz-onlar şeklinde ebebevynle çocuklar karşı kutuplar haline gelmemeli.
- Çocuğun özdisiplinini geliştirmek, çocuk için çok önemli.
- Davranışla örnek olmalıyız. Benim yine çok önemsediğim noktalardan biri. Benim ailem sigarayı bırakana kadar, evin içinde, bizim yanımızda sigara içti, ama konu bizim sigara kullanmamız olsaydı, mutlaka karşı tavır sergilerlerdi. Bunun yanında evde hep kitap, gazete okunurdu, artık ev dekorasyonunda tercih edilmiyor ama aslında eskiden bir çok evde olduğu gibi bizde de hatırı sayılır bir kütüphane köşesi vardı. Bu da olumlu örneklemeydi bizim için. Sonuç; Kız kardeşim çok fazla sigara tüketiyor, ben dönem dönem kullandım, ikimizde çok okuyoruz...

*******Okuma alışkanlığı konusunda, kişisel bir gözlemim, kızgınlığım var. Çoğunlukla okunmuyor, ya da tv.yle rekabet edebilecek düzeyde değil okumaya ayırılan saatler malum. Evde anne-baba eline kitap almıyorken, artık okumayı öğrenmiş ama alışkanlık oluşturmak için yaşı biraz ilerlemiş olan çocuğa, okulda ödev olarak verilen kitabı sık sık hatırlatıp,
-tv'u kapat, odana git, kitabını oku! dayatmasını, sabahları aralıklı olarak çalan cep telefonu alarmı gibi çalıştırmak, tatile giderken yanına aldırılan kitabı çocuk her bunalttığında, koz olarak kullanmak vs. beni irite ediyor. Yani kitap okumak, güzel vakit geçirtmez, bir çeşit cezadır, büyükler, tv seyrederken, çocuk cezasını çekmelidir, okumak ancak ödev olarak yapılır, kurtulunur vs. mesajlarını vermiyormu çocuğa? Neyse yeri ve zamanıydı ya da değildi ama içimdeydi bu tepki, yazdım rahatladım :)

- Daha çok değil, daha az satın almak, bizi daha çok mutlu eder!!!

******Çocuklar için de geçerli, bizim için de kuşkusuz. 'SİNİK' diye bir kelime kafama takılmıştı okuldayken, bi yerlerlerde okuyup merak edip araştırmıştım, anlamı, 'herşeyin fiyatını bilen, hiçbirşeyin değerini bilmeyen' idi. Sonra da kızdığım insanlara, bu tanıma yakın olanlara özellikle kullandığım lakap oldu, çoğunlukla da anlaşılmadığı için tehlike de arz etmiyordu. Çizgi film kanallarında dönen reklamlara bakıyorum, bu kadar çok oyuncağı satın alanlar, çocuklara sınırsız hediye sunanlar, sinikler ordularının temellerini atıyorlar sanki.

- Birden fazla çocuk, birden fazla şahsiyet demek, hepsine aynı yaklaşmak sonuç vermeyebilir. Yine kendi gözlemim, ikizler bile aynı ortamda büyüyorken, farklılar.

- EVDE EĞLENCEYİ İHMAL ETMEMEK. Benim için gecenin kazanımı bu cümle oldu. Farkında olarak uyguladığımız birşey değildi, yani önemi üzerinde oturup düşünmemeiştik ama aslında ne kadar önemli olduğunu bu cümleyi duyunca farkettim. Ev dışında ne kadar çok uyarıcı var aslında, evi cazip hale getirmek te her zaman olduğundan daha önemli belki artık. Akşamları eve zorunlu olduğu için dönen ebebevnler, çocuklar, dışarıdan daha çok zevk alan aile bireyleri olmamak için elimizden geleni yapalım, evimizi sevelim, onu koruyalım değilmi günlük?





Devamını Oku »

Hamile Kıyafeti Yapımı


Belki de çoğunluk biliyordur ama ben yeni öğrendim, mevcut kıyafetleri hamile giysisine dönüştürmeyi. Etek, pantalon, eşofman vs, bel- kemer bölümünü keserek çıkartıyoruz, giymediğimiz penyelerden birini de göğüs kısmından aşağısını kesiyoruz, ikiye katlayıp belini çıkardığımız kıyafete dikiyoruz. Penyenin esnek, likralı olması daha iyi sonuç veriyor. Bu etek 7-8 senedir dolabı bekliyordu, giymediklerimi atma huyumda gelişmediği için, bana baya malzeme çıktı dolaptan.

Artık sabahları dolabın karşısına geçip ne giyeceğimi düşünmekle vakit geçirmiyorum, mevcut birkaç seçenek arasında dönüşümlü olarak karar vermek durumundayım. Aslında, zamandan ve enerjimden büyük tasarrufa neden oluyor bu durum, şimdi farkediyorum ki, ben iki parçayı birbirine uydurmak, sonra uygun takı-toka ayakkabı- saç-baş ve hafif te olsa makyaj için her sabah yaklaşık yarım saatimi harcıyormuşum.

Bir taraftan bu rahatlığa fena halde alışmış durumdayım, bir taraftan da bir boşluk hissi de yok değil. En can sıkıcısı da özel bir gün için kıyafet ayarlama durumu. Günlük kıyafet bulmak bile yeterince zor hamileyken, çok az marka çalışıyor. Hafta sonu bir nikah vardı, uzun arayışlar sonunda gitmeme noktasındaydım, yanlarında olmak istememe rağmen. Bir çok alışveriş için interneti özellikle tercih ediyorum, kafamdaki marka- modelle ilgili yorumları okuyabildiğim için, fiyat karşılaştırması yapabildiğim için. Özellikle bebişler geldikten sonra evden çıkmadan çocuk ihtiyaçlarını karşılamak için çok faydalı buluyorum ama hamile giyim konusunda güvenemiyorum çünkü aylara göre değişiyor anatominiz ve kaç beden olduğuma karar bile veremiyorum. Denemeden alışveriş yapmak mümkün değil.

Cumartesi günü yakın avmlere baktım, Palladium'da GEBE mağazası var, ama bir büfe büyüklüğünde ve içerde kendi etrafınızda dönebilirsiniz ancak. C&A' nın hamile reyonu var ama o kadar zevksiz şeyler var ki, sanki hamileler başka bir gezegende yaşıyormuş gibi, son yılların çizgisinden bambaşka boyuttalar. Mothercare'den umutluydum ama hamile giyim yok, hatta kesin sabahlık-gecelik bulacağımı düşünüyordum, bunun için bile kolleksiyonlarının olmadığını söyleyip 'şunlar olabilir sizin için' deyip saçma sapan şeyler gösterdiler. LCW'de de var ama her mağazasında değil, sistemden bakıp en yakın da Optimim LCW de olduğunu söylediler. Zara'da pek olumlu cevap beklemeden sordum ama evet var! dediklerinde yine umutla doldu içim, düştüm hanımkızımızın peşine ama beni yarım metre genişliğinde bir bölüme götürdü, iki gömlek- üç çirkin pantolon dan oluşan geniş kolyeksiyonu gördüğümde yüzüm düştü, kızceyiz de 'her kes aynı tepkiyi veriyor' dedi bir de üstüne gülerek. Anlayamazsın sen beni şu an bambaşka hormonlar yönetiyor ikimizi...Bu kızın gevrek gevrek sırıtışı yüzünden gidip 36 beden bi palto aldım kendime. Şu an hoş durmuyo belki ama zaten ben eski bedenime hemen dönmüş olucam, bu kışta hep dışarda(!) vakit geçireceğim için o kadar da saçmamalamış sayılmam bence!

Ertesi gün ferhat'la Optimim LCW ye de bakalım dedik, en geniş reyon LCWdeydi, düşündüğüme yakın bir elbise bulabildim, fiyatlar diğer mağzalardakinin yarısı civarındaydı, nikaha da saatler kala keyfim yerine geldi, gidip maşa yaptırdım, gece de çok keyifliydii...

Bütün bunlar belki sağlıklı ve normal düşünen bir insan için beyhude kaygılar ama kendini mutasyona uğramış hisseden, aynaya baktığında bunun ispatını gören hamişler beni anlıyordur eminim. Belki de erkekler yaşasaydı bu değişimleri, çok daha az etkilenirlerdi, malum estetik kaygılarının eşiğini göbeklerine bakıp anlamak çok zor değil, biz takıyoruz işte. Geçici bir dönem biliyorum, kendime hatırlatıyorum da ama...

Devamını Oku »

Titrerim, baktıkça istikbalime...


Bayram harçlıklarını, eğitimine yatırım yaparak! değerlendirdi. Bu arada da tüm reyonu karıştırıp, bi sürü kitabın yerini değiştirdi, bi sürüsü de masanın üstünde bırakıldı, çalışanlar arkamızdan küfür etse yeriydi yani. Benim önerdiklerimi, kapağına bakmaksızın reddetti, kendi seçimlerini yaptığının iyice anlaşılması telaşı içinde, ben gösterdiğimde, hemen dönüp 'hayır bu daha güzel' diye en yakınındakini kucaklayıverdi...Sabahları o uyurken hazırladığım kıyafetleri de elinin tersiyle itip kendisi birşeyler bulmaya çalışıyor, bazen saygı duyuyorum bazen duyamıyorum, müdehale ediyorum. En son kırmızı diz< altı çorap için mücadele ettik
-üstünde kırmızı bile yok, çok uyumsuz oldu! dedim,
-ben uyumlu giyinmek istemiyorum! dedi. Gelde katıla katıla gülme şimdi. Geçen akşam babası, aldığı boyaları kırdı diye söylendi
-ben senden boya istememiştim ki! dedi ve çok soğukkkanlıydı. Babası da sert yüz ifadesini bozmamamk için çaba sarfetti ama başarılı olamadı. Umarım 'neden beni dünyaya getirdiniz, ben sizden bunu istememiştim ki' cümlesini kurmaz bi gün günlük, o zaman da bu kadar gülebileceğimizi hiç sanmıyorum!!!

Devamını Oku »

SU ...

Bende dehşete düştüm, pazar günü F.Altaylının yazısını okuyunca. O sırada dışarda yemek yiyorduk, masaya baktım birkaç tane pet şişe var, Duru birini yarısına kadar içmiş bile. Sigaradan daha zararlı oluşu kanımı dondurdu. Ferhata okuttum, uzun uzun da konuştuk ama çözümü çok kolay olmayan bir sorun, hele ki geldiğimiz şu noktada. Kötü haberler;

- Çeşmeden şebeke suyu içmeye alışıp bir kaç ay devam ettmiştim, ama kocam hiç hoşlanmamıştı bu fikirden, belki aldığımız bir çok depozitolu damacana sudan temizdi şebeke suyu, içerdiği mikrobu diş fırçalarkende, yıkadığımız meyve sebzeyle de alıyorduk zaten ancak, bizim oturduğumuz sitenin ve su depolarının, tesisatın eski oluşu, ekstra bakteri üretebilirdi, ki kendisi bizzat ne kadar paslı, yosunlu olduğunu görmüştü depoların.

-Arıtma cihazları var, ama Erkan Topuz, magnezyumdan feragat ederseniz kullanın diyor.

-Kaynatabiliriz ama vücuda yararlı mineraller uçup gidiyor.

-Cam depozito kullanımı yaygınlaşacak gibi görünüyor, ancak, deterjanla temizlenen depozitolu şişeler yeteri kadar durulanmadığından, bu seferde deterjan içmemiz sözkonusu. Üstelik bende iyi biliyorum ki, evde buzdolabı için kullandığım su ve kaynattığım meyve sularını sakladığım cam şişelerinin temizliği gerçekten sorun. Küçük bir ağzı var, derin şişenin içine biberon temizleyiciler de yeterli olmuyor, kaynatmak için şişelerin formu müsait değil vs. Sıcak deterjanlı suyla çalkalayıp, iyi duruluyorum ama dışarıdan alacaklarımız için bu çabanın sarfedileceğini sanmıyorum.

-Cam şişede depozitosuz, Pınar sular var, ancak, cam ağır bir madde, taşımak çok kolay değil, bu suları her market satmıyor, alışveriş merkezlerinde, büyük marketlerde var, genişleyen ailemizi de düşünerek, taşımanın çok kolay olmayacağını düşünüyorum. Maliyet boyutu da var tabii, pet şişelerden, daha pahalı.

-Ulaşılabilecek su kaynakları var hala, İstanbul'dan biraz uzaklaştığınızda görmeye başlarsınız, yol kenarlarında, sürekli akan çeşmeler vardır, suyumuz hiç bitmeyecek gibi, boşuna akar gece gündüz. Buralardan bidonlara doldurup depolayanlarda var, ama her çeşme için bir su ölçümü yapılmıyor, ne kadar temiz, doğal olduğu bilinmiyor, tadı doğal gelsede.

Ama'lar çok, nasıl bu hale geldik, tek çözüm havası suyu temiz bir yere kaçıp yerleşmek gibi geliyor, çocuklar için hiç değilse, peki, okul, hastane, iş güç, bunlar nasıl halledilir?


Şimdilik yapabileceklerimiz bana göre;

- Cam damacana edinip, depozitosuz damacana suyu tarihine bakarak satın almak ve eve girdiği anda suyu bekletmeden cam damacanaya transfer etmek.

-Hiç değilse çocuklar için zorluğuna ve maliyetine katlanıp depozitosuz cam şişe su almak, dışarı çıkarken yanımızda bu şişeleri taşımak, dışarda da mümkün olduğu kadar bu şişeleri istemek. Özellikle 0.5 lt. pet şişelerden uzak durmak. ( bir senelik kullanma tarihi olduğunu, satılan yerlerde güneş ışığına maruz kaldığını, ısınıp soğutulduğunu düşünerek)


Umarım bunları bir gün hava için de düşünmek zorunda kalmayız...

Devamını Oku »

İki İzmir...

İzmir hakkında yazılmış iki kitabı arka arkaya alıp okumam tesadüf eseri oldu, çok ta iyi oldu, bir Türk ve bir Rum yazarın neredeyse aynı dönemlere denk gelen İzmir yorumlarını karşılaştırma fırsatı verdi bana bu tesadüf. Boşuna mı 'edebiyat tesadüfleri sever!' buyurmuş atalarımız...

Rodos'tan Karşıyaka'ya, Nuran'ın Rodosta başlayıp İzmirde sona eren hayatından uzun bir kesit. Rodosta geçen yıllar, çoğumuzun hayali gibi, tertemiz, bereketli, deniz, doğa, insanlar... Dert yok tasa yok, herkes mutlu, birbirini seviyor. Sonra 2. dünya savaşı ve İtalyan işgali başlıyor ve inanılmaz bir açlık, insanların ölmemek için doğada kalan son yiyecek olan salyangoz ve kurbağaları toplarken birbiriyle yarıştığı günler, gökyüzünde kuş bile kalmamış, cennet gibiyken yaşanmaz hale gelmiş adayı terkedip kaçmak zorunda kalan, Marmaris'ten Türkiye'ye geçiş yapan, İzmir'e yerleşen, yine yokluklarla mücadele ederek, üç çocuğuna yüksek tahsil yaptırma hayalini gerçekleştiren bir ailenin hikayesi...
Çok yalın anlatımıyla, yokluk yıllarında bile İzmirin güzelliklerini, Karşıyaka'nın hayranlık uyandıran komşuluk ilişkilerini, çocukların huzurlu, özgür hallerini, benim gibi bir apartman çocuğunun anlayamayacağı, kimi zaman da okurken sıkılacağı kadar ayrıntılı anlatmış yazarları, neler kaçırdığımızı görelim diye belki...

İzmir büyücüleri tamamen farklı bir eksende. Kapadokyada başlıyor, rum anne ve kızı Katina, İzmir'e göç etmek zorunda kalıyor, burada tanıştıkları, büyü yeteneği ve öngörüleri çok gelişmiş, bu tür yetenekleri olanların 'annesi' Attarti anayla birlikte hayatlarını şekillendiriyorlar. Katina çirkin bir kadın ama hayatı boyunca 5 çok zengin adamla evleniyor, tabi büyülerinin yardımıyla. İzmirin huzurlu ve savaşın yıprattığı yıllarını yaşıyor, hep istediğini elde etsede son dönemlerinde biraz huzursuz, Yunanistan'a dönüş yapıyor Katina. Çok sürükleyici , hiç oyalanmadan konudan konuya geçiyor, bazen kopuk bile geliyor, çevirideki hatalar da dikkatten kaçacak gibi değil, sıkmıyor konusu, ama kitabın içinde, büyü vs. tarifi yok, hayal kıırıklığına uğratmasın okuyanı.

İki kitabı karşılaştırırsak, İzmir büyücülerinde yer yer açık biçimde İzmir'de yaşarken Türkleri beğenmeyip, neredeyse rahatsız olan azınlıklar, Türklerle ilgili hakarete varan kötü tasfirler var. Yaşadıkları yerlerin pis olduğunu, Türk kadınlarının çirkinliği betimleyen, hep çarşafların peçelerin içinde olduklarını, evlerde perdelerin arkasından bütün gün sokakları gözetlemekten başka birşey bilmediklerini anlatan bölümler tabiki okurken insanı incitiyor. Rum ve Ermenilerin ince zevkleri, estetik tutkuları, zenginlikleri, güzel, bakımlı rum kadınları da ayrıntılı olarak sık sık hatırlatılıyor. Okurken rahatsız olsam da bu güne kadar gördüğüm bütün adalarda terkedilmiş bile olsa, Rum köylerinin çok daha düzenli, sağlam, boyalı evleri, çiçekli bahçeleri ve özenli yaşam alanlarıyla, Türk köylerinden daha hoş göründüğünü hatırlıyorum.
Sonra savaşta ya da barışta, ezilen yokluk çeken, hep azınlıklardan daha çok çalışıp daha az kazanan ve onlara tanınan imtiyazlara sahip olamayan, 'kendi yurdunda sürgün' insanımızın bu kadar mücadele arasında estetik kaygılara fırsat bulamıyor olmasını anlayabiliyor ve fikrimi yine değiştiriyorum,
Son olarak ta Türk yazarın 'bütün azınlıklar ve Türkler, barış içinde, mutlu yaşardı' yaklaşımının, Rum yazarın 'türk mahallelerinden geçmeye bile korkardık, pis ve tehlikeliydi' şeklindeki anlatımının yanında , iyi niyetli ve zarif durduğunu, bunun da iki kültür arasındaki farkı ortaya koyduğunu düşünmek istiyorum...

Devamını Oku »