İki kısa günden kalan...

2011-09-10 002
Hafta sonu için yaz bitmeden birşeyler yapalım dedik. Ağva-şile arasında akçakese köyünde bir yer bulduk netten. Cumartesi sabah düştük yola, kahfaltıda ilk ağlamalar, yanlız gidip hayvanlara bakmak istememediği içindi. 'Orda arılar da varrrr, üühüüüüüü' Sonra arabada, 'neden kaplumbağaya bakmak için durmadıııkkk' mızmızlıkları, kahfaltıyı acil durum poşetine püskürtmeler, 'daha çok varmı? ne kadar var? gelmedikmi hala? deniz nerdeee? soruları eşliğinde sabırsız bir yolculuktan sonra, yüzü gülmeye başladı, denize, suya kavuşunca neşesi geri geldi Duruş hanımın.
page
Bungalowumsu küçük evler var, Duruş küçük yatağı gözüne kestirdi, 'ben burda yatıcammm' dedi peki öylemi yaptı?
-hayır tabiki! Gece 'anne korkuyorummm, anne üşüyorummmm' babayı attık küçük yatağa, yerleştik çift kişiliğe.
Ev minicik kutu! gibi tahtadan, uzun uzun kalamam ama birkaç gecelik idare edilebilir. Giderek bünyeye yerleşen hijyen takıntıları, börtü böcek fobileri, kumdur tozdur rahatsızlıkları daha fazlasını kaldırmaz sanıyorum.
2011-09-10 019
2011-09-10 035
2011-09-10 098
Duru çok sevdi, çok eğlendi, özgürce anlamsız ne kadar hareket varsa yaptı, sakin sessiz bir yer oluşu da ayrıca hoşumuza gitti. Deniz temizdi. Akşam yemeği bizi çok şaşırttı, 'yakın yerler'de kazıklanmaya alışkın olduğumuz için, bol çeşit ve lezzetli zeytinyağlılar, ızgaralar, arkasından başlayan fasıl, beklentimizin üstündeydi.
2011-09-10 140
2011-09-10 182
2011-09-10 221
2011-09-10 274
2011-09-10 282
2011-09-10 286
2011-09-10 386
2011-09-10 397
2011-09-10 416
2011-09-11 009
2011-09-11 034
2011-09-11 081
Pazar öğlenden sonra çıkarız diye düşünüyorduk ama sahil tamamen boşaldıktan sonra en keyifli saatler başladı, Duru kumlarda ilginç figürlerle ve çok keyif alarak yuvarlanıyordu, dalga sesleri derken bir tatlı rehavet içinde sakin bir boşluk duygusuyla tadını çıkarıp uzun uzun vakit geçirdik, güneş batarken yola düşebildik.
Tadı damağımızda hala...
2011-09-11 064

Devamını Oku »

SU ...

Bende dehşete düştüm, pazar günü F.Altaylının yazısını okuyunca. O sırada dışarda yemek yiyorduk, masaya baktım birkaç tane pet şişe var, Duru birini yarısına kadar içmiş bile. Sigaradan daha zararlı oluşu kanımı dondurdu. Ferhata okuttum, uzun uzun da konuştuk ama çözümü çok kolay olmayan bir sorun, hele ki geldiğimiz şu noktada. Kötü haberler;

- Çeşmeden şebeke suyu içmeye alışıp bir kaç ay devam ettmiştim, ama kocam hiç hoşlanmamıştı bu fikirden, belki aldığımız bir çok depozitolu damacana sudan temizdi şebeke suyu, içerdiği mikrobu diş fırçalarkende, yıkadığımız meyve sebzeyle de alıyorduk zaten ancak, bizim oturduğumuz sitenin ve su depolarının, tesisatın eski oluşu, ekstra bakteri üretebilirdi, ki kendisi bizzat ne kadar paslı, yosunlu olduğunu görmüştü depoların.

-Arıtma cihazları var, ama Erkan Topuz, magnezyumdan feragat ederseniz kullanın diyor.

-Kaynatabiliriz ama vücuda yararlı mineraller uçup gidiyor.

-Cam depozito kullanımı yaygınlaşacak gibi görünüyor, ancak, deterjanla temizlenen depozitolu şişeler yeteri kadar durulanmadığından, bu seferde deterjan içmemiz sözkonusu. Üstelik bende iyi biliyorum ki, evde buzdolabı için kullandığım su ve kaynattığım meyve sularını sakladığım cam şişelerinin temizliği gerçekten sorun. Küçük bir ağzı var, derin şişenin içine biberon temizleyiciler de yeterli olmuyor, kaynatmak için şişelerin formu müsait değil vs. Sıcak deterjanlı suyla çalkalayıp, iyi duruluyorum ama dışarıdan alacaklarımız için bu çabanın sarfedileceğini sanmıyorum.

-Cam şişede depozitosuz, Pınar sular var, ancak, cam ağır bir madde, taşımak çok kolay değil, bu suları her market satmıyor, alışveriş merkezlerinde, büyük marketlerde var, genişleyen ailemizi de düşünerek, taşımanın çok kolay olmayacağını düşünüyorum. Maliyet boyutu da var tabii, pet şişelerden, daha pahalı.

-Ulaşılabilecek su kaynakları var hala, İstanbul'dan biraz uzaklaştığınızda görmeye başlarsınız, yol kenarlarında, sürekli akan çeşmeler vardır, suyumuz hiç bitmeyecek gibi, boşuna akar gece gündüz. Buralardan bidonlara doldurup depolayanlarda var, ama her çeşme için bir su ölçümü yapılmıyor, ne kadar temiz, doğal olduğu bilinmiyor, tadı doğal gelsede.

Ama'lar çok, nasıl bu hale geldik, tek çözüm havası suyu temiz bir yere kaçıp yerleşmek gibi geliyor, çocuklar için hiç değilse, peki, okul, hastane, iş güç, bunlar nasıl halledilir?


Şimdilik yapabileceklerimiz bana göre;

- Cam damacana edinip, depozitosuz damacana suyu tarihine bakarak satın almak ve eve girdiği anda suyu bekletmeden cam damacanaya transfer etmek.

-Hiç değilse çocuklar için zorluğuna ve maliyetine katlanıp depozitosuz cam şişe su almak, dışarı çıkarken yanımızda bu şişeleri taşımak, dışarda da mümkün olduğu kadar bu şişeleri istemek. Özellikle 0.5 lt. pet şişelerden uzak durmak. ( bir senelik kullanma tarihi olduğunu, satılan yerlerde güneş ışığına maruz kaldığını, ısınıp soğutulduğunu düşünerek)


Umarım bunları bir gün hava için de düşünmek zorunda kalmayız...

Devamını Oku »

İki İzmir...

İzmir hakkında yazılmış iki kitabı arka arkaya alıp okumam tesadüf eseri oldu, çok ta iyi oldu, bir Türk ve bir Rum yazarın neredeyse aynı dönemlere denk gelen İzmir yorumlarını karşılaştırma fırsatı verdi bana bu tesadüf. Boşuna mı 'edebiyat tesadüfleri sever!' buyurmuş atalarımız...

Rodos'tan Karşıyaka'ya, Nuran'ın Rodosta başlayıp İzmirde sona eren hayatından uzun bir kesit. Rodosta geçen yıllar, çoğumuzun hayali gibi, tertemiz, bereketli, deniz, doğa, insanlar... Dert yok tasa yok, herkes mutlu, birbirini seviyor. Sonra 2. dünya savaşı ve İtalyan işgali başlıyor ve inanılmaz bir açlık, insanların ölmemek için doğada kalan son yiyecek olan salyangoz ve kurbağaları toplarken birbiriyle yarıştığı günler, gökyüzünde kuş bile kalmamış, cennet gibiyken yaşanmaz hale gelmiş adayı terkedip kaçmak zorunda kalan, Marmaris'ten Türkiye'ye geçiş yapan, İzmir'e yerleşen, yine yokluklarla mücadele ederek, üç çocuğuna yüksek tahsil yaptırma hayalini gerçekleştiren bir ailenin hikayesi...
Çok yalın anlatımıyla, yokluk yıllarında bile İzmirin güzelliklerini, Karşıyaka'nın hayranlık uyandıran komşuluk ilişkilerini, çocukların huzurlu, özgür hallerini, benim gibi bir apartman çocuğunun anlayamayacağı, kimi zaman da okurken sıkılacağı kadar ayrıntılı anlatmış yazarları, neler kaçırdığımızı görelim diye belki...

İzmir büyücüleri tamamen farklı bir eksende. Kapadokyada başlıyor, rum anne ve kızı Katina, İzmir'e göç etmek zorunda kalıyor, burada tanıştıkları, büyü yeteneği ve öngörüleri çok gelişmiş, bu tür yetenekleri olanların 'annesi' Attarti anayla birlikte hayatlarını şekillendiriyorlar. Katina çirkin bir kadın ama hayatı boyunca 5 çok zengin adamla evleniyor, tabi büyülerinin yardımıyla. İzmirin huzurlu ve savaşın yıprattığı yıllarını yaşıyor, hep istediğini elde etsede son dönemlerinde biraz huzursuz, Yunanistan'a dönüş yapıyor Katina. Çok sürükleyici , hiç oyalanmadan konudan konuya geçiyor, bazen kopuk bile geliyor, çevirideki hatalar da dikkatten kaçacak gibi değil, sıkmıyor konusu, ama kitabın içinde, büyü vs. tarifi yok, hayal kıırıklığına uğratmasın okuyanı.

İki kitabı karşılaştırırsak, İzmir büyücülerinde yer yer açık biçimde İzmir'de yaşarken Türkleri beğenmeyip, neredeyse rahatsız olan azınlıklar, Türklerle ilgili hakarete varan kötü tasfirler var. Yaşadıkları yerlerin pis olduğunu, Türk kadınlarının çirkinliği betimleyen, hep çarşafların peçelerin içinde olduklarını, evlerde perdelerin arkasından bütün gün sokakları gözetlemekten başka birşey bilmediklerini anlatan bölümler tabiki okurken insanı incitiyor. Rum ve Ermenilerin ince zevkleri, estetik tutkuları, zenginlikleri, güzel, bakımlı rum kadınları da ayrıntılı olarak sık sık hatırlatılıyor. Okurken rahatsız olsam da bu güne kadar gördüğüm bütün adalarda terkedilmiş bile olsa, Rum köylerinin çok daha düzenli, sağlam, boyalı evleri, çiçekli bahçeleri ve özenli yaşam alanlarıyla, Türk köylerinden daha hoş göründüğünü hatırlıyorum.
Sonra savaşta ya da barışta, ezilen yokluk çeken, hep azınlıklardan daha çok çalışıp daha az kazanan ve onlara tanınan imtiyazlara sahip olamayan, 'kendi yurdunda sürgün' insanımızın bu kadar mücadele arasında estetik kaygılara fırsat bulamıyor olmasını anlayabiliyor ve fikrimi yine değiştiriyorum,
Son olarak ta Türk yazarın 'bütün azınlıklar ve Türkler, barış içinde, mutlu yaşardı' yaklaşımının, Rum yazarın 'türk mahallelerinden geçmeye bile korkardık, pis ve tehlikeliydi' şeklindeki anlatımının yanında , iyi niyetli ve zarif durduğunu, bunun da iki kültür arasındaki farkı ortaya koyduğunu düşünmek istiyorum...

Devamını Oku »

Örtümüz bittiiii...

IMG_6467

IMG_6460

Annemin tığla ördüğü el örgüsü patchworkleri daha önce eklemiştim. Burdalar.Ayline ve bir de bir aile dostumuza hediye yapmıştı, çift kişilik yatak örtüsünden. Duruşa da bebek battaniyesi. Bu da benimki. Modelini ve renklerini ben seçtim ama öncekilere göre daha sık , örmesi daha zor ve uzun sürdü. 'Nerde zor olanı pahalısı varsa onu istersin zaten' dedi yaparkende :) Biraz puzzle gibi modeli ama çok güzel oldu, eline sağlık annemin...

Devamını Oku »

Bayramdann bayramaaa...




Bayramın ilk günü sabah, Duruşla İst'a aktık yine. İki gündür ayrı kalmıştık, bi evimize gidelim, temizliğimizi yapalım, sonra bayramda geri gelelim ki iki günde olsa, özlenelim, bayramlaşmanın tadı olsun, demiştik :) Yollar boştu, yer yer terkedilmiş bölge izlenimi veriyordu ki, böyle görmeyeli İst.u uzun zaman olmuştu. İkinci günü de Ortaköye gitmek istedik, ama çokkk kalabalıktı bu taraflar...
Duruş çekti bu fotoyu, bence çok başarılı, tabi okuyan anneler, bu da manzara fotoğrafımı, benim çocuk daha sanatsalını çeker! diyebilir ama herkesin çocuğu kendine dahi, napalım...

Oyna desen, oynamaz, canı isterse, yer ve zaman dinlemez, babası da farklı değil, koskoca adam, bunu hep yapıyor bunlar...


Duruşa son gece elbise bakmaya çıkabildim. Gün boyunca
-anne ne zaman alış-veriş merkezine gidicez, anne akşam ne zaman olucak, ne zaman işin biticek? tacizlerine maruz kaldım, üstelik kafasında bir de elbise modeli belirlemişti
-bööyle askısızzz, memişli (straplez demeye çalışıyor! bir de el kol hareketleriyle tarif edişini görmelisin günlük) kırmızıııı, üstünde kelebekler olannnn... şeklinde bir tasarım yapmış kendince. Ama çıta da çok yüksek, yani rengini tutturduk hadi, kelebekleri nasıl konduralım, straplez? düğüne gider gibi!
Sonunda fazla aramadan ilk baktığım yerdeki elbiseyi ben beğendiğim için almaya karar verdim, tabi hiç hoşuna gitmedi, hayallerindekine göre çok sade bir kostüm oldu,
-giymem ben bunu, alma, istemiyorummm!!! tehditlerini savurdu, bende hem aldım, hem biraz üzüldüm, istemediği şeyleri giymeye zorlayan bir ebebeyinim işte bende nihayetinde. Kendi anne-babamın zamanında bana, mutlaka haklı olarak yaptıkları, benimde o zaman çok bozulduğum dayatma bu yaptığım . Yine de bayramda giyerken bunları unuttu, neşeylee hazırlandı, birde 'elbisen çok güzelmişşş, çok güzel olmuşsunnn' komplimanlarını toplayınca, daha da hoşuna gitti, bende mutlu oldum, rahatladım...





Ojesiz gezmez olduk. bende okul başlayana kadar ses çıkarmıyorum. Tamam hoşuma gidiyor, ojelerini temizleyip yenisini sürmek falan. Alışverişe çıkarken yanıma koşup
-anne seenin parlatman var ya, ondan sürebilirmiyim, çok azcık amaaaa! diye dudakları büzüp, gözleri yere indirip, kafaya 45' lik açı verip dudak parlatıcılarıma göz diktiğinin sinyallerini verdiğinde, buna da karşı koyamadım. Tamam dedim, çok azcıkkk... mini minnacık ama günlük! Hem Suri gibi şımartıp süse püse boğmuyoruz ki biz canım! Sonra da beni göz kalemiyle uğraşırken onu da istedi tabii. Aslında benim de değişmez makyajım kalem-parlatıcıdan ibarettir, bu bile ilgisini çekiyor anlaşılan. Hayır tabiki kalem çekmedim gözlerine, aşkolsun günlükçüm.
-çocuklar makyaj yapmaz, istersen büyüdüğünde yaparsın. dedim, kapandı konu.
Ertesi gün arabada,
-anne yolda çocuk gördümmm, makyaj yapmıştı, kalem bile sürmüştüüüü, ama küçüktüüü!!! diye, beni ikna etmeye çalıştı, inandırıcı gelmedi,
-serap görmüşsündür! dedim.
Neyse okulda başlıyor, bu konuyuda unuturuz gibime geliyor, bakalım...

Devamını Oku »

GB'yim


Enerjimi toplayıp Duruşa bayramlık bakmaya çıkmak istiyorum, ama yaz yaz hiç te kafamda bişey yok, sanki bayramlık dediğin kışın alınır, mus çorap alınırrrr, kadife elbise alınırrrr, içine badi, dışına hırka fln, yani yazlık elbise mi sadece bu bayram?

Minik zigotla 6. ayımızdayız, göbüş yüzünden ayaklarımı göremiyorum adeta. Duruşta bu kadar büyük değildi karnım. Arada bir çıkarıp yan koltuğa bırakmak istiyorum bu kocaman topu, ya da bi taşıyıcı anne fln olsa arada sırada o taşısa dimi ama :) Bir de çok hareketli, ben Durunun bir ufacık kımıldanışı için uzun uzun beklerdim, çok nazlıydı balım ama bu zigotta durmak bilmiyor, gece bile uyuyamıyorum hareketliliği yüzünden. Abartmıyorum günlük, inan bana. Yoksa bu durum önümüzdeki güzel yılların habercisimi, doğduktan sonrada hep peşinden mi koşturucak bu çocuk beni? Errrrrkekkk çocuk böy le bi şey mi yok saaaaaaaa!!!!!!!!!!!!!! Haaayyyııırrrr!!!!
Bu ay doppler istedi dr.um, bende risk grubunda değilsem istemiyorum dedim, sen bilirsin dedi, zaten her gittiğimde ultrasona da girmek istemiyorum, uzun uzun seyrettiriyor tabi, hoşuma gittiğini düşünüyor, normal olarak, ama ben nedense sevemedim sevemiyorum, midemdeki bulantı kırıntıları faaliyete geçiyor, çözemediğim bir durum ama üstünde durmuyorum.
-Folik asit bittimi dedi dr.cum,
-başlamadı, dedim,
-multivitamin?
-maalesef.
-demir? midemi yakıyor kullanamadım dedim, bağırsakta çözüleni varmış, onu yazdı, iki gün kullandım, sevindim, yapabileceğim galiba diye düşündüm, ama üçün gün, kahfaltımı yapıp ayağa kaktığımda midemdeki ejder bir itfaiye hortumu şiddetiyle faaliyete geçti, zar zor içtiğim sütler de tam anlamıyla burnumdan geldi. Kusma işlerinde kapanışı muhteşem bir şekilde yaptıktan sonra, hemen ortalardan kalktı bütün vitamin mineral. Ama dr.civanımın da pes etmeye niyeti yok, çetincuvez, demir iğnesi verebilirmiş, değerlerime baktıktan sonra... Acaba çocuumun adını Demir mi koysam, ordan kapatsın artık açığı doğduktan sonra :)
Bunların dışında herhangi bir iletişimimiz yok drcumla, muhtemelen beni tanımıyor bile her ay gittiğimde :) Hiç soru sormayan, ilgisiz bir anne adayıyım işte. Bazen evde doğuranlara özeniyorum, hiç dr. a gitmeyenler ya da ilklerde, o da sadece doğumda dr. la karşılaşıp, sonrakileri evde doğuranlar var... Demir ihtiyacı hasıl olduğunda kül, patates kabuğu, toprak yiyenler var... Yüksek rakımlı karadeniz sırtlarında, sabah tarlaya gebe gidip, akşam tarla işlerini bitirmiş, çocuğunu doğurmuş, emzirmiş, sırtına bağlamış evine dönmüşler var... O kadar babayiğit değilim, ağrı eşiği diye de bişey var günlük, şarkısıda var, duymuşsundur, ama hastane ve dr, görmek istemiyorum, yine de allah düşürmesi, ve de eksikliğini göstermesin diyerek, üstüme düşen şükür-teşekkür bölümünü de ekliyorum...

Devamını Oku »

Klon Savaşları


Sevimli pandam fındık burnum merkepçimle anneanne tatil köyündeyiz bir süredir. Akşam üstü park ve 'kaşif Duru' saatimiz var. Yürüyüşe çıkıyoruz önce, hergün yeni bir park keşfediyoruz, biraz yeni parkta ve sokakta oyalanıp kendi parkımıza dönüyoruz. Çokça muhabbet ediyoruz yolda, sadece eskisi gibi yanyana sallanamıyoruz, fazla atraksiyon katamıyoruz, en azından ben çok iştirak edemiyorum enerjisine. Bu da kendimi ağır, hantal ve yaşlı hissettiriyor. Liseden beri sabitlemek için büyük çaba sarfettiğim kilomun hızla artmaya başlamasımı bunun nedeni, kocaman bir göbekmi, hormonlarmı, yoksa benim de artık kabullenmem gereken acı gerçeklermi sence günlük?
Yine de içimdeki dış ses bana bu günlerimizin özlemle anacağımız çok özel zamanlar olduğunu, bu neşeli gezmelerimizin daha minik bir fındıkburun tarafından sabote edileceğini hatırlatıyor, tadını çıkarmaya bakıyoruz bizde...





Not: resimdeki ben değilim, benim klonum Aylin!!!!!!!!!!!!!!

Devamını Oku »

Büyüdümmü ben?


Anneanne-anne-teyze üçgeninde kendine bir alan oluşturmaya çalışıyor, hepimizden kaptığı bir eda, bir tavır var, sanki bu yaz daha hızlı büyüyor... Belkide biz, daha küçük boyu gelmeden daha, ablalık makamına konumlandırdık bile... Bundan sonra da muhtemelen sıkça 'o küçük ablası' lafını duyacak, bizden, başkalarından...

Devamını Oku »

Olmalııııı mı olmamalııııı mı?



Duruş bu hafta üç gün havuza gitti okulla birlikte. Kendi öğretmenimiz yok, mevcut öğretmeniyle öncesinde tahminlerimi paylaştım, girmek istemeyebilir diye, öyle de olmuş, büyük havuza girmek istememiş, biraz küçük havuza ayaklarını sokmuş. Hatta son gün havuza gitmek istemediğini, büyük havuzdan korktuğunu söyledi.
'kollukların var ama' dedim,
'kolluklarım çıkarsa ya, öğretmenim söyledi, bi çocuğun tek kolluğu çıkmış, boğulma tehlikesi atlatmış' dedi,
bu fikri çok sabitlemiş kafasında, kolay çıkan bişey olmadığını söylesemde pek aklına yatmadı...Aslında yüzmeyi öğrenmemiz gerektiğini, bunun tehlike anında bizim için çok önemli olduğunu falan anlattım biraz, ilgilenmedi. Ben de bu tip durumlarda takındığım tipik tavrımla, tepkisiz görünmeyi seçtim,
'tamam yarın istersen girersin, istersen girmezsin, yarın karar ver' dedim.
Denize girme konusunda da ısrarcı olmuyorum gittiğimiz zaman, gir ya da girme demiyorum kendi istediği gibi oynuyor deniz kenarında, aslında bağırta bağırta kucaklanıp suya sokulan çocuklar daha doğrusu aileler bana çok sempatik görünmediği için , kendi haline bırakmayı daha uygun buluyorum. Ama babası denize alışana kadar tatilin bittiğini söyleyip olayı hızlandırma düşüncesine daha yakın. Kucaklayıp denize sokmaktan yana. Neyse, bu bizim kendi aile içi görüş ayrılığımız olarak kalsın!
Konuuyu öğretmeniyle konuşurken, istemediği için yaz okulunu bırakabileceğimizi söyledim, ısrarcı olmak istemiyorum dedim, o daha farklı düşünüyordu; Durunun çok el bebek gül bebek büyüdüğünü, bazı konularda ısrarcı, kararlı olmanın daha faydalı olduğunu söyledi, ve bir kere başardığında hep yüzmek isteyeceğini, korkusunu yeneceğini söyledi. Aslında bana da mantıklı geldi. Ben geçen sene Duruyu arkadaşıyla birlikte baleye götürdüm, kucağımdan inmedi, istemedi, peki! dedim ve ısrar etmedim. Bir sene konuyu açmadım ve bu sene tekrar götürdüm, minik balerinleri izledik beraber, hoşuna gitmiş gibiydi, çıkınca
'nasıldı?' dedim, 'güzelll' dedi, 'sende yapmak istermisin?' dedim, 'hayır' dedi. Çok kendinden emin söyledi, hiç düşünmeden! Ben de yine 'peki' dedim.
Bizim çocukluğumuzda çok fazla çocukların aktiviteleri üzerine kafa yormazdı aileler, azınlıktaydı aramızda bale yapıp enstruman çalan, spora giden, hayranlıkla izlerdim ben, sınırlı sayıdaki şanslı azınlığı. Bizim kuşağın çocukları faaliyetten faaliyete sürüklemesinin altında belki bu özenti var, belki, çocuklarımız için en iyisini yapma telaşı var, bilemiyorum ama ben çocukken özendim diye Duruya dayatmak ta istemiyorum, tepkisizliğimin nedeni bu, ama öğretmeninin yorumu da beni şaşırttı, şimdi de, daha fazla destek mi olmalıyım, diye düşünmeye başladım. Kararsızım günlük.

Devamını Oku »

Durumda son durumlar

100_1614
AAAhhhh nerden başlasam, nasıl nasıl anlatsam günlükçüm, tamam bende seni çok boşladım , arayı giderek daha çok açtım biliyorum kabahatimi ama bu küçük organizma da ışık hızıyla büyüyor sanki. Yetişmekte zorlanıyorum. Her güne bir yenilik, bir şakacılık, anneye-babaya laf yetirmecilik...
-Çizgi film kanallarının yerini müzik kanalları almaya başladı. Şarkılar ezberleniyor, eşlik ediliyor, eller havada kıvırtılıyor, bir de 'anne hadi sende sıra, bak buraya çizgi çiziyorum (halıya parmağıyla iz yaparak) bu tarafta da sen oynıycaksın' ısrarcılığı... Kendi düğününde oynamamış anne de kalkıp koca göbeğiyle club müzikte kopuyor... Napim günlük kıramıyorum...

Bu arada radyoda bile dinlemeye tahammül edemediğim 'besteci-sanatkar'lar var memlekette. Mesela Sortaç, mesela Dakalın, mesela bir elektronikçi bir popçu Hyener. Daha da çok bu üretken sanatkarlardan, bu bereketli topraklarda. İsmailyeka tayfasına hiç girmiyorum. Eşik git gide aşağılara çekiliyor sanki. Geçenlerde arabada konuşuyoruz çalan şarkıyla ilgili kocamla,
'kim dinlerki böyle şarkıyı, tekerlemeyi kondur, kalanını uydur, her yaz küpünü doldur vs...' döşüyorum kafamın içinde sanatkara gene, meğer bizim bücür hastasıymış... Ezbere bilirmiş nakaratını, hedef kitle ahanda arka koltuktaymış...
100_1626
Fotoğraf çekme ve çektirme konusu ilgi alanına girmeye başladı. Enteresan bir durum varsa, poz verip 'anne beni böyle çeeeek' diyor, gözlüklerimle poz vererek mesela, ya da 'bende çekebilirmiyimmmm nüfteeeeennn' diye makinamı çekiştiriyor. Yavru makina ortada elinin altında genelde, evde bişeyle uğraşıken bi bakıyorum, flaş patlatıyor yanımda, beni çekiyor, bakınca da sırıtıyor, makina elinde... Çok sevimli göründüğünü söylememe gerek yok herhalde günlükçüm :) Babası da Duruşa bir çocuk makinası alma düşüncesinde ama ben taraftar değilim, tecrübeyle sabit ki, hediyenin kıymeti olmuyor, heves sıkılmaya dönüyor, doğru taktik;
-bırak kızım o makinayı, oyuncak değil o, çocuklara göre birşey de değil, sen beceremezsin! taktiği...
100_1635
Amasya'da bir ay kaldılar anneannesiyle. Toplanmış ve büyümüş geldi. Ben belkide bize soğuk davranır, anneannesinden ayrılmak istemez hemen diye düşünmüştüm ama terminalde annem bizim kucağımıza Duruyu verip, yola devam etti, hemen sıkı sıkı sarıldı bize, arabada yanak yanağa öpüşekoklaşa oturduk, canım benim, sevgi pıtırcığım... Kapıya işaretlediğimiz boy cetvelimize baktık, boyu uzamış gerçekten, yanakları, göbüşü tepecik yapmış. Gelince değişik talepleri oldu;
- düz tuvaletten alsaydınız, bende kendim yapardım çişimi,
- banyoda o ateş yanandan olsaydı (banyo kazanı yanıyor anneannemde hala) bende su doldurur kafamdan dökerdim... gibi...

Dönüşte bir hafta evde birlikteydik, sıkıldı, okulunu özledi, çok istekli başladı bu hafta. Dün de havuza gitmeye başladılar, bakalım yüzme öğrenebilecekmiyiz bu ay...

Devamını Oku »

Amasya günleri...

En güzeller en üsttedir hep ...
Resimler anneanne objektifinden :) Duruş vişne toplarken...
Küçük çırak, İrem.
Tatil yan gelip yatma yeri değil! Arada sırada ders çalışmak ta lazım.
Bu havuzcuk bu kadar küçükmüydü ben çocukken de? Çok daha büyükmüş gibi hatırlıyorum :)
Asya-Duru el ele kol kola...
Yine düşmüş suratı bizimkinin :)
Fırındaki çocuk işçi.
Aaaa benim pozumu vermişşşşş :)))
Asya-Duru sulu sulu...
Konu mankenim benim...
80'lik genç kız anneannem.
Asya-Duru kokoşluğu...
Erik ve kayısı zamanı şimdi...

Devamını Oku »